Arşiv

Fondip

Yazmayı sık sık düşündüm. 

Hem kaliteli bir yalnızlık vakti bulamadığımdan; hem de bütün verilerim sürekli değişirken herhangi bir düşünce/hedef/beyan oluşturup onun arkasında durmak güç olduğundan yazmadım. 

Bu blogu 2009'da açtım ve yazılarım maalesef çokça kez çeşitli takıntılar nedenli zarar gördü. 

Başka şeyler yazmak, konuşmak, yaşamak istiyordum ancak o sevmediğim, düşünmesi işlevsiz olduğundan dolayı sevmediğim düşünceler her yazıya en geç birkaç paragraf sonra girip hikayenin merkezine/üzerine oturdu. 

Her birine, tam tedavi etmese de (hayatta çok az şey tamamen yok olur) bir panzehirle, bir süre sonra cevap buldum. Cevaptan ziyade yol diyelim.

Hikayemin estetiği/anlamı bozulduğunda hayat kanallarımdan ötekilerinin yüzdesini arttırdım; üzerlerini cilaladım. Ve bu son göz çizdirme operasyonundan önce; hayatın cazip olmayan bir noktasında dururken dahi kabul "ligden düşmeyen" bir puan vermiştim yaşadığım hayata ve kanallarıma. Ve tabi ki hayallere. 

Operasyondan sonra hem biraz astigmat, biraz miyop, biraz HOAs kaldı. Hem de akşamları/karanlık ortamlarda muhtemelen göz bebeğim düzeltilen çapın üzerine kadar büyüdüğü için ışıklar saçılmaya başladı. 

***

Hayatta "kötüye gidişlerim" dahil çoğu şey beklediğim gibi ilerledi ve oldu. Ancak bir gün tekrar yemeğe böylesine sarılıp, kilo alıp kendimi tüketeceğime "Finlandiya'dan sonra" hiç ihtimal vermezdim. 

Oysa bunun bir ihtimal olduğunu öngörebilmeyi kendimden beklerdim. Hep aynı şekilde ilerlemişti. Hayatta bir şeyler plan ve arzumun dışına çıktığında / bir şeyleri çözemediğimde hep aynı cevabı verdim: yemek. 

Yemeğin kapattığı şey aslında boşluklar ve olmamışlıklardı. 

Sinema ve manzaralar diyerek basitçe tarif edebileceğim iki ana beslenme kanalım daha vardı. Bu ikili kaçtığım konunun zaten kendisiyle bağlantılı olduğu için listede üzeri çizildi. Ve geriye sadece yemek kaldı. 

***

Yazacak çok şey olmasına rağmen yine aynı konulardan bahsediyor olmaktan memnun değilim. Ancak bu pek umrumda da değil. Bugün ve sonrasında tekrar yürümeye başlayan bir versiyonum olacağını düşünüyorum. Zaten bu yazıyı yazma nedenim de bu düşünce.

*******

Kayda değer bir süredir artık dibi gördüğümü ve yeni halimin iç-mutabakat için verimli olan verilerini büyük oranda topladığımı düşünerek ayağa kalkma planları yapıyorum. 

Nelere üzüldüğüm, bunların beni nasıl, ne kadar etkilediği, değişen ruh hallerimde bu iniş çıkışların değişken şiddet büyüklükleri, bu yeni versiyonumun tekrar kendini toparlarken neleri hesaba katması gerektiği vs vs.. veri setimi topluyordum. 

Birisi gece ışıklı bir manzarayı övdüğünde bu beni kaç puana kadar sarsabiliyordu? Buna dair aklımdaki hamleler neydi? Eski hayallerden hasar görenlerin hangileri saklanmalı hangileri baştan sonra başkalarıyla yenilenmeliydi vs vs. böyle giden düşünceler...sürekli. 

Ancak dediğim gibi düşüş durmuştu ve ufak ufak olumlu sinyaller görüyordum. 

***

Sonra bir gün (yeni bir yazıyı baştan sona yazmak istemediğim için sıfır detay haliyle burayı geçiyorum) sağ gözde siyah bir sinek (eye floater) farkettim. Araştırdım, ettim. Yırtık vs endişesi eklenmesin diye doktora da gösterdim. Neden ve ne zaman oluştuğuna dair aklımda dolaşan düşüncelerimi de avucuma alıp aklımda o kutuya koydum. 

O süreç ve devamında ana duygum neydi diye sorarsanız; en kaba haliyle tükenmişlik benzeri bir kelime seçerim. Yorgunluk. 

Haksızlığa uğradığımı düşündüğüm konular, iç huzur mutabakatı ve yaşayabilmek için kendimle yaptığım anlaşmalardaki tavizler, onca sabırla geçen zaman, düşünsel emek, kendi içimde kaçtığım binlerce çağrışım, düşman....her şey çok fazla; ben çok eksik; çok yorgundum. 

Geceleri balkona/dışarıya çıkmıyor; ne sinema ne ev karanlığında altyazılı film izlemeye zaten kalkışmıyordum. Bir gün ben daha iyi, yaşamım daha zengin olduğunda belki diyerek o kapıları kapatmıştım. 

Bu yeni sinek detayı ise benim ardına kadar açtığım kapıda (gündüz/ışık) daha da büyüyen bir düşmandı. 

Tam tarif isterseniz; hangi kapıyı açsam başka canavar vardı karşımda. 

Geçmişin üzüntüleri, geleceğin umutsuzluğu ve kaygıları, geceler ayrı nedenden ; gündüzler ayrı nedenden problemli. Dünyam; artık içine sığamayacağım; ve beklemekten çok yorulduğum sıkıcı bir kutu haline gelmişti. 

Eskisi kadar anlatmak da istemiyordum. Çünkü kimsenin yapabileceği pek bir şey yoktu (anlayabilenler olursa dahi) ve anlatmak da yorgunluklara dahildi. 

******

2. Bölüm 

Tüm bunları neden yazdın derseniz...

Kendi içimdeki pazarlıklar/anlaşmalar için burası bir imza işlevi görüyor. 

Burada pozisyonu sabitleyip adımlamaya geçiyorum. 

Üstelik anlatacağım çok şey birikti diye de düşünmüştüm. Ne var ki; yine onlara dair yazmaya sıra bir türlü gelemedi :(

***

Sinek konusu küçük değil; nitelik olarak da taze; ancak tazeliğinde dahi özellikle meşguliyetlerimde onu görmezden gelebiliyor; yenebiliyorum. 

Her an belki yenemeyeceğim; yukarıda anlatıklarım dahil pek çok konu gibi ara ara gelip bana dalga vuracak. Ancak öyle olacaklarını da artık anladım: kayda değer oranda kabul ettim. 

Yani aslında dediğim şu:

Ben bugünle beraber ilerlemeye başlıyorum. Bütün kafamda uçuşan canavarlarla beraber. 

Dışarıda yalnız yemek yemeyi bırakıyorum. Mekanlar kira hesaplarında oluşacak boşluklar için devletten yeni kgf beklesin. Ben yokum. 

Kabaca hesabımla en az yıl sonuna kadar yokum. 

***

Yıl sonuna kadar kendimce belirlediğim bu zamanı geçirirken "üretmek" de istiyorum. 

Eskiden kalan (başta yazılar olmak üzere) bir değerini olduğunu düşündüğüm şeyleri derleyebilirim. Finlandiya hariç İzmir'de günlük misali tuttuğum bir yazı dizisi var; ona bakılması gerekiyor. Finlandiya'nın ikinci bölümü olacak diye başlayıp fazla karanlık olunca bıraktığım bir yazı başlangıcı daha var ancak o çukura sanırım girmek istemem. İzmir'deki günlük kısmına bile girmeden kendimi iyice yoklamam gerekli. 

Yazmaya dair hissim nötr. Ne sevgi, ne nefret. Geçmişten gelen yazılarla uğraşmaktan ise hiç memnun değilim. O kısmı bir iş gibi kabul edeceğim.

***

Ve son olarak bu 8 ayın sonlarında; ucuza bilet bulunca planladığım (vize verirlerse) son bir İsrail gezisi olacak. Türkiye hariç 35. ülke; sanırım 70. şehir. 

Gezmek eskisi kadar anlam biçtiğim bir konsept değil. Hem görme odaklı takıntılarla kesişim kümesinde; hem de o da yemek gibi artık yetmiyor. Ama böyle bir dönem sonuçta yaşandı; ve son bir solo gezi buna sembolik bir son olabilir. 

***

Daha önce burada yazdım mı bilmem. 

Ancak son senelerde kendime dair aklımdan en çok geçen metafor; yılanının artık yanında durmasını isteyen Voldemort. 

Belki onlarca kez kendimi tam da kitabın o tarifindeki gibi düşünürken buldum. 

Azalan kanallar/canlar, zayıflık ve endişe. 

Bu metaforda benim adıma saklı olan düşünceleri yazmaya kalksam belki ayrı bir kitaba kadar çıkar. 

Orası bugün değil. 

Zaten benim aklımdaki versiyon dışında pek anlamlı da değil. Sadece düşünce.. 

***

Kusura bakmayın. Eskisi gibi yazıyı tekrar okuyup bir anlamsal bütünlük haline sokmaya uğraşmayacağım. Bundan sonra daha çok kusurlu ancak daha üretken bir versiyonum olası. 

Hissim ve planlarım bu ayın Şubat olduğu yönünde. Henüz başları. Sonra da Mart var. Sonra ise yavaşça bahar. Yaz ne kadar uzak, ne kadar mümkün? Bilmiyorum. Ama zaman "akmaya başladıkça" -artık- bunu bir gün göreceğiz. 




Hiç yorum yok: