Hayatımın en renksiz dönemi diyebileceğim geçtiğimiz şu 2 yılda, ülkedeki ve dünyadaki spor gündemi beni hayata bağlayan en temel bağlardan biri oldu.
Aslına bakarsanız pek taraftar denilebilecek biri değilim. Fenerbahçeli olmama rağmen bahiste rakiplere gönül rahatlığıyla oynarım. Eskidendi benim taraftarlığım.
2001 Mayıs'ı. 10 yaş. Henüz İzmir'deyim. Babam İstanbul/Bahçeşehir'de kendine geçici bir daire kiralamış; 3 ay sonra Ağustos'ta biz de onun yanına İstanbul'a taşınacağız.
Parkın yanındaki bakkala gidip gidip skoru soruyorum. Fenerbahçe Samsunspor maçı. Skoru hala aklımda 3-1 ve şampiyon oluyoruz.
Biz kimiz? Fenerbahçe. Neden Fenerbahçeliyim; o günler için kesin bir cevabı yok. Renklerini seviyorum falan ama herhalde asıl neden babamın Fenerbahçeli olması. Bir de servis şöförümüz hasta Fenerliydi onu hatırlıyorum. Okul arkadaşlarımın ise 2'si hariç tamamı Galatasaraylı. Benim dışımda bir Fenerli, bir Beşiktaşlı var.
Bir şeye tamamen, sorgusuz bağlanma o zaman dahi bende tam oturmamış olacak ki; çocuklukta o zaman en yakın olduğum insanlarla ortak hissedebilmek için farklı takımları da tutmuşum.
O yıllarda her haftasonu Balçova'daki Futbol kampına gidiyorum. Arkadaş sohbetlerimizin yüzde 80'i futbol, okul dışındaki hayatıma dair tek ilgi alanım o gün 98 futbolcu kart kutumdan hangi kartların çıkacağı ve tüm seride tek eksik kalan Altay takım kartını mahallede bulup bulamayacağım...
Futbolcu kartlarındaki son eksik olan Altay takım kartı satın aldığım kutulardan hiç çıkmadı. Ancak ben onu bir kaç mahalle aşağıda bir çocukta olduğunu duyunca oraya gidip almıştım. Kazanarak mı takasla mı hatırlamıyorum.
****
İzmir'e dair bir takım tutmadım. Çocukluğum Göztepe'nin üst caddesinde Piç KSK yazılarıyla geçti ancak Göztepe sanırım renklerini sevmediğimden bana hiç cazip gelmedi. Altay'ı o gün mahallede tutan tanıdıklarım kendime en uzak hissettiğim gruptu; çocuk aklımla sanırım onları takım kimlikleriyle özdeşleştirip o takıma da bir bağlantı duymadım. Altınordu'yu duymamıştım. Karşıyaka o yaş için İstanbul kadar uzak bir dünyaydı. İzmirspor'u biliyordum, renklerini seviyordum ancak o da Mithatpaşa ya da İnönü caddesinde asılan İzmirsporumuza 3.Ligde Başarılar bayrağının anlattığı üzere üst liglere çok uzaktı.
Stadyumda izlediğim ilk maç babamla gittiğimiz Karşıyaka Denizlispor maçıydı. 1-0 bitmişti; kim kazanmıştı hatırlamıyorum. İki takımla da alakam yoktu ancak hayal meyal Denizlispor'u desteklemiş olduğumuza dair bir anım var. Denizlispor'u tutmak için bir nedenimiz yoktu gerçi ancak Karşıyaka'yı desteklemediğimiz kesin olduğu için anım, kendi içinde tutarlı.
***
2001 Ağustos'ta İstanbul'a geldik. 2002 yazında dünya kupası maçlarının grup maçlarını okulda projektörle sinema odasında, Senegal galibiyetini ise evde aileyle izledim. 2002 Kasım'ında ülkenin başına AKP geldi. 2003'te Süper Lig'deki iki İzmir takımı birden ligden düştü. Göztepe 2017'ye kadar, Altay ise bugüne dek hala geri yükselemedi.
Fenerbahçe ile olan ilişkim bana neredeyse hiç (yeşilcam tonuyla) saadet getirmedi. 2002'de GS'ye 6 attığımızda bakkala koşarak gidip bütün gazeteleri aldığımızı hatırlıyorum; bir de Sevilla çeyrek finali sonrası duşta maçın pozisyonlarını düşünüp ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüğümü...
Bunlar dışında Denizli'de kazanamayıp son maçta kaçırdığımız şampiyonluk maçında ben hala çocuk ve taraftardım. Kızgınlıkla o gün çok pahalıya aldığımız (kırılmaz:) gözlüğümü duvar ya da koltuğa fırlatıp kırmıştım. Taa önceki hafta Hasan Kabze'nin 94'te attığı son dakika golü olmasa şampiyonluk işi bu haftaya kalmayacaktı zaten. Ne büyük şanssızlıktı. Denizli maçında da tüm maç sahaya konfeti atıldığından maç oynanmamıştı vs. Çok üzüldüğümü hatırlıyorum.
2010 yılında Bursaspor son maçta biz Trabzon'la berabere kalırken şampiyon olduğunda tarih tekerrür etti diyemem. Çünkü his aynı değildi. Bursaspor'un şampiyon olması beni rahatsız etmiyordu; o nedenle bir üzüntü duymuyordum. Ancak Fenerbahçe'nin Trabzon karşısında hayatımda gördüğüm en dominant maçlardan birini oynadıktan sonra üzüntü yaşaması da "adil" gelmemişti. Bugün hala düşündüğümde o maçta ne futbol oynamıştık diyorum ve sonuç olarak top kaleden içeri girmemişti.
2011 ve şike davasından sonra ise bence Türkiye'de futbol keyfi büyük oranda bitti.
****
2011'de paranın döndüğü her yer gibi siyasetle iç içe, dibine kadar yozlaşmış futbol sektöründe iç savaş FB üzerinden başlatıldı. O sezonu Galatasaray şaşırtıcı biçimde tarihinin en kötü derecelerinden biriyle 34 maçta 16 yenilgiyle 8.sırada tamamlamıştı. Fenerbahçe'yle Trabzon en yakın rakiplerine 20+ puan fark atmışlardı.
FB iyi, GS, TS ya da başkası kötü diye bir şey yok. Yozlaşmış, paranın efendi olduğu bir sektörde, bir yığın zengin ve yolsuzluğa alışık insanın arasındaki kirli işlerin lige tekrar ayar vermek için kamuya açılması ve tüm bunların zaten halihazırda gelişmemiş olan ve objektiflikten ziyade taraf tutma arzusundaki genel halk tarafından nefrete çevirilmesi ana konu.
2011'de ortaya saçılanlar zaten hedefsiz ve anlamsız kalmış bu toplumu zehirledi. Trabzon da Fenerbahçe de haksızlığa uğradığını düşünüyor ve bu saatten sonra Tanrı'yı dahi getirseniz bu insanlara adalet duygusunu geri veremezsiniz. O günden beri normal yönetilen maçlarda bile sadece hakem ve siyaset konuşuluyor. FB taraftar grupları dahil hangi "taraftar" oluşumunu okusam içimde duyduğum şey toplum kalitemize dair hayalkırıklığı ve hafif bir tiksinme duygusu.
****
5-6 yıl önceydi Fenerbahçe'yi beni bağlayan ne diye kendime sormuştum. Takımdaki oyunculardan yönetimine, taraftarına...hiçbirine karşı içimde bir sempati ya da bağlılık yoktu.
Nesrin Sipahi'nin Yaşa Fenerbahçe şarkısı, Lacivert rengini klas bulmam..ve çocukluk berigelen bir zamansal bağlılık. Bu kadar. O zamanlar Beşiktaş ekonomik krizdeydi ancak alçakgönüllü ve doğru projelerle birşeyler yapmaya çalışıyordu. Siyah beyazı da sevdiğimden artık Beşiktaş'ı tutacağım diyen bir blog yazısı dahi yayınlamıştım. Üst perdeden popülizm satan Fenerbahçe'den daha sempatik gelmişti.
Ancak Fenerbahçeliliğim ne kadar zayıflamış olursa olsun Beşiktaş dendiğinde de bir aidiyet taşımadığımı çok kısa sürede anladım. Ercan Saatçi'nin FB marşlarını evde dinlediğim dönemleri hatırladığımda en azından gülümsüyordum ancak Beşiktaş'a dair o kadar bile hissim yoktu. İngiltere'den Tottenham'ı desteklemek gibi bir şeydi bu.
Aslında genel olarak hangi takımı desteklersen destekle, yani takımdan bağımsız taraftar olma fikri özünde biraz Tottenham'ı desteklemek kadar saçma bir şey olduğu fikrine de sahibim. Ancak bu yazının başlığı Kalabalıklar, Taraftarlık ve Bireysel Kimlik/Anlam Eksikliği benzeri bir şey olmadığı için düşünceden değil duygudan ilerlemeyi seçiyorum :)
Neyse...o gün yazdığım yazıyı sildim. Beşiktaş da sonradan kendini toparladı ve sonrasında 3 şampiyonluk kazandı. Fenerbahçe ve Galatasaray ise gittikçe seviyenin düştüğü bir mahalle didişmesi halinde; popülizmin, arabeskliğin ve çeşitli komplekslerin kazandığı bir hikayede birbiriyle didişip durdu.
****
Yazının başında söylediğim gibi futbol dahil sporun her dalı bugün hala benim için önemli hayat kanallarını oluşturuyor. Ancak hissim taraftar gibi değil. Özellikle Türk futbolunu sadece kendi düşüncelerimden uzaklaşabilmek, gündelik goygoylarla aklımı meşgul edebilmek için kullanıyorum.
Çocukken bir takım playoff finali oynadığında son dakikada bir gol kaçırsa, tanrım bu pişmanlığın nasıl üzerinden gelecekler diye düşünüp anın ihtişamı karşısında teslim olurdum. Şimdi ise mevzubahis 4 yılda bir düzenlenen dünya kupası bile olsa bir şeyin tekrar edilebilme ya da alternatif mutluluklarla telafi edilebilme imkanı varsa hiçbir an öyle eskisi kadar ihtişamlı ya da kritik gelmiyor.
Playoff finalinde Altay ve Altınordu var. İkisi de doğup büyüdüğüm sokaklara yakın. Hayatta anlamı sorgularsak belki de hiçbir şeyde yeterince bulamayız; ancak çocukluğun bir anlamı ya da bağlılığı varsa, benim kümem bu takımlarla kesişiyor.
Yarın öbür gün bir maça gidecek olursam bu bir İzmir derbisi olur; orasına bugün karar verdim :)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder