Savaşı neden engelledim? Sanırım daha çok ebeveynlere paralel yüzmek (layık olmak?), daha az yalnız olmak istemek...kırmamak, dökmemek.. bunlar birkaçı.
Hayat her gün yeniden başlamıyor. Hayatımızdan geçen her şey bize şekil veriyor. Eksiltiyor, terbiye ediyor..ne dersiniz keyfiniz bilir.
Çoğu insanın sandığı gibi Finlandiya'ya gitmemiş olmaktan güçlenerek falan çıkmadım. Hayatta herkesin daha ön plana koyduğu şeyler vardır. Statü kaygısı, hikaye, umut, özel hissetme, onaylanma, ego, haz, anlam, estetik vs. Ben oradaki hatamda önemli birkaç kalemi kaybetmiştim. Sonra ise yaptığım kendimde kalan diğer kanalları keşfetmek ve onlardan beslenmeyi mümkünse arttırmak oldu. İnsan, manzara, sanat...bunlara dair çoğunlukla görsel şeyler üzerine kanalı işledim. Göz çizdirme operasyonundan sonraki süreçte ise o kanalda da kazalar var artık.
Hayatta tecrübe ettiğim en net gerçeklerden biri çivinin çiviyi söküyor olması. Eskiden üzüldüğünüz tüm pişmanlıklar, vazgeçilmez sandığınız öncelikler yeni bir olay dalgasında öylesine küçülüyor ki.. bu hissin yarattığı düşünceleri henüz toparlamadım.
Benim ailem "örnek ve başarılı yaşamlardan" bir kesittir. Kimseye zarar vermeden, her zaman ikişer tane yedek planla, her daim ölçülü ve toplum onayını apolet gibi önemseyengillerdendir. Babamın etiket ve başarı hayranlığı, annemin ise ölçülü olma ve sorumluluk çağrıları artık savaş baltalarını çıkartacak noktaya getirdi beni.
Hayatımda "doğru" hissettiğim çoğu zaman onların dediğinin tersi yönde gittiğim zamanlardır. Genç ve tutkunun en güçlü vaktinde onu dolu dolu yaşamaya başlamışken tamdım. Onların araya girip bana vicdan, sorumluluk söylevleriyle kendi içimden geleni bana tehlikeli hissettirmeleriyle ise hikayemi kaybettim. Prestiji ve egoyu önemserken ilgimi çekmeyen "daha anlamlı" patikalarda uyumsuzca bekledim. Ne zaman ölçüsüz olsam; kendi doğamla bir olsam; mantardan kafayı bulmuş olsam; boş sokaklarda aylakça turlasam, anlama değil estetik ve özgürlüğe karışsam mutluluğa daha yakın oldum.
İçimde bir yerde bir tür vicdan hep gölge oldu bana. Ailen her şeyi doğru yapıyor; senin karşılığın; eldeki kaynağı yönetimin bu mu? Onlar bunu mu hak ediyor?
Peki ben? Mevzubahis iyi niyetli olmaksa ben de öyleydim. Fakat ben hayatım boyunca "ölçülü olma, doğru olma, layık olma" apoletlerinin zincirleriyle yaşamak zorunda kalıyorsam bu da adil değil. Kız arkadaşımla ayrılırdık; bizimkiler kız üzülmesin kısmından emin olurdu ilk öncelik olarak (adil olmak için). Kızın kendi ailesi de haliyle... e ben piç miyim? O anki kız arkadaşımın da bilgisi dahilinde eski kız arkadaşımla buluşurum olayı tabuluktan çıkarmak için.. bizimkiler bir aldatma hikayesi oluşmasın da kız arkadaşım zarar görmesin diye yine polis. Hangi cüretle? Benim hayatım bana mı ait; yoksa biz aile olarak "örnek" damgasını taşımakla mükellef mi doğduk? Doğumda mı yazdılar bu zincirleri bana; ben ne zaman kabul ettim?
İpin kopması ise göz operasyonu ertesinde oldu denebilir. Aslında derinlikli düşününce önceki hatalarıma kabak gibi benzediğini zaman geçtikçe anladım. Kendimi reddedip dışarıdan (çoğu zaman aileden, son zamanlarda annemden) gelen sesleri benimsediğim her kararda hata yapıyorum. Obsesif diyin, çizginin dışında diyin, insanlara fazla güvensiz, mükemmeliyetçi deyin... ne derseniz deyin; ben oyum. Bir doktorun bana ait herhangi bir şeye dokunmasına tamam değilim; kendim dışında kimseye olağanüstü saygım veya güvenim de yok. En iyiler bile işlerini benim arzuladığım kadar iyi yapmıyor. Ben bildiğim ve antipatik dursa da kendimce iyi anlaşıp belki de ego merkezli hayranlık duyduğum doğalıma başka bir insanın etki etmesiyle barış imzalayamadım.
Önceki sert düşüşümde tek yol olarak bilmediğim sokaklar, güzel deniz ve gökyüzü görüntüleri, yolculuklar ve yolculuk aralarında mola verdiğim cafelerdeki güzel kızların gülümseyişlerini belirlemişim. Ortaya çıkan o. Çok zengin bir durum değil farkındayım; ama gidiyorduk. Ve şimdi her şey bir bulutun içinde...
Nerede kaldık? Savaş demiştim.
Bu artık bir savaş. Öncekilere de benzemiyor. Sonundaki zafer tablosunu kafamda güvenerek kuramıyorum. 2 küsür yıl önce 30+ kilo verip kitap yazıp kendimle barış imzalayıp tekrar yola çıkacağımı söyleyerek gelmiştim İzmir'e. Bu kez bilmiyorum. Her zaman içimde "yeniden başladığımda" kendimi beyaz sayfa olarak bulamazsam korkusu vardı; biraz o korku realize oldu sanırım. Takıntılarım, sorularım mı daha iyiye gider, ben mi başkalaşırım, yoksa bu olayın somut çözümleri olur da onlara mı daha başka bir gelecekte kalkışırım bilmiyorum; fakat önümdeki süreçte hakim duygum savaşa yönelik. Kimsenin arzu ettiğini karşılamak için kendimi daha çok tokatlamayacağım. Başka bir insanla konuşurken babam 10 yıl öncede kalan robert apoletini vurgulayıp tüm flawları es geçerken ben benim şimdiki zamanda daha gerçek partnerim olan takıntımı da söyleyeceğim.
Doruk işi gücü bıraktı; kitap yazdı; sevdiği şehir izmirde yaşıyor. Sessiz kahkaha nasıl atılırmış şimdi bir kez daha öğrendim. Doruk o bırakacağı işe neden girdi; Doruk neden İzmir'e koşarcasına gitti; Doruk neden kitap yazmak istedi? Hayat özeti gibi anlattığın şey sadece başarı kabul edilenler - hayli eskiden gelen- senin kabulünde Doruk yıllardır yaşamıyor mu o zaman? Doruk birkaç ayda yazdığı kitabı yazmamış olsa yaşamamış mıydı yıllardır?
Beni anlıyor musunuz?
Bunları şimdi yazabilmemin nedeni; bu sorgulamaların bende artık çok daha küçülmüş kalması. Kendi içimdeki pişmanlık ya da hatalı düşüncelerin yönetiminin ipi hala bana bağlı. Onlardan eskiye göre neredeyse hiç endişem yok. Ama gözdeki o minor şüpheye dair tam bir güvence hissedemiyorum. Sağ gözün axis bazında hata payı yüksek durumu nedenli mi var durum? Beynin alıştığının bir tık üzerinde mi farklı eğimde kalıyor iki gözdeki astigmattan gelen görüntüler vs vs. Hayatımın en sağlıksız halinde olmamın etkisi olması da imkansız denemez.
Ve?
Ve'si savaş. Ama başkalarının ölçüleri, tavsiyeleri falan olmayacak. Ben bu sıradışı halimle, gerekirse çok uç noktalarda savaşacağım. Elimde kalan bu. Barışın taklidini oynamaktan bıktım. Öğretilmiş yetinmelere de şimdilik ikna falan değilim.
Bu hayata dair gittikçe zor kabullendiğim şeylerden biri insanların yetinmesi oluyor. Evine ekmek götüremeyen fakirin masayı neden devirmediğini anlamakta zorlanıyorum. Eğitim, statü, kimin ne kadar ekmek alacağı, tüm bu düzen...insan yapımı. Ve insanlar bu düzene tanrı muamelesi yapıyor.
İnsanların tanrısızlık korkusu o kadar yüksek ki sanırım; illa ki bir otoriteye saygı duymaya ihtiyaç duyuyorlar. Sorumlu olduğunu hissetmemek mi? Masayı devirmiyorum çünkü bu...şu günahı işlemiyorum çünkü bu. Sorular mı yoruyor insanları ?
Beni mi ? Benim sorular ağzıma sıçtı afedersiniz. Ama varlıklarını inkar edemem.
Jacques Brel'in Olympia'da 64 yılında canlı söylediği Amsterdam şarkısını gözden önce dinlerken de beni coşkulandırıyordu. Şimdi de aynı. O şarkıda sanki içimdeki zincirleri bağır çağır çıkarıp etrafımdaki bana beni tanımladığını küstahça söyleyen aynalara vuruyorum. Cam patlıyor, her yerimi kesiyor; daha gerçek hissediyorum. Yaşam denen şeyle saatimiz daha bir uyuşuyor.
Sağlığı daha iyiye götürmek istiyorum. Her şeyi bu iyileşmeler sonunda bir daha yoklar bakarım. Negatif ihtimaller kadar olması mümkün olan çözümlerin de varlığını kendime hatırlatmayı öğrenmem lazım dicem de kendime malı/meli konuşunca arıza veriyor. O nedenle uzatmıyorum.
Lafta değil; iyi ya da kötü de değil; sadece dünya gerçekten umrumda değil. Ailem ne düşünüyormuş; ne neymiş; tvdeki uzmanların ego mastürbasyonları, siyaset dinozorları, 10 yıl sonrası planlar falan hepsi kendi içinde kalsın; ben kendime ait yeni bir koy derdindeyim. Çok hesap da yapmayacağım; benim hesaplarım tamdır; dünya o hesaplar için fazla müdahaleci.
28 yaşındaki ben; normalde düşünmeyeceği bir operasyona ve getireceği sorgulamalara; çevresindeki güvenilir insanlar (aile + doktor) doğru bulduğu için kısa bir an bile olsa ok verebildiyse; benim o insanın düşüncesinin istikrarına da güvenim tam değildir.
Neydi düşündüğüm; hah..biraz daha normal olmak (aklıselim insanlar onay veriyor); insanlarca kabul görecek somut bir adım atmış olmak (uzun zamandır yolun dışındaydım- bazen sorgulamalar artıyordu)...blabla.
Kendini inkar ettikçe boğulacaksın. O insanlar senin Kutaisi kentinin turistik olmayan, kendine has varlığında ne bulabildiğini empati yapamazlardı. Bir insanın yalnızlığıyla barışı neden güçlenir ki? Her ilişki gibi öteki varlığı tanıdıkça sahiplenmekle ilgili bir duygu mu? Egonun güvenliği mi esas? Kendine denk olarak sadece yalnızlığını ve doğayı seçmiş olmanın verdiği egoist haz mı o güvenli özgürlüğe sakladığın ?
Her ne boksa, yenisini yazmak zorundasın. Gardını indirdiğin; kendin dışında bir sese oda verdiğin her anın sana uymayan sonuçlarını ve kaybettiğin yolun hüznünü bir bedel olarak yaşayıp kenara koyacaksın.
Savaş... savaş. Kapitalistler gereğinden fazlasını aldıklarında fakirin gidip onun evinin camını çerçevesini indirme hakkı gibi doğru bir savaş. Yaşamın mutlu olmadıkça her daim savaş. Kendine hikayeler anlatma. Tüm bu düzen, sana verilen doğrular, senin hissettiklerin, tüm bu pişmanlıklar ve gelecek bataklığı...hepsi sadece çukurun dışındaki sesler. Sen söke söke yaşamdan keyif alacaksın. Kaşif olmak bu meydanın ortasında varoluşsal bir zorunluluk.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder