Arşiv

Alba

" Acaba buraları beni hatırlayacak mı? 

Heykeller, kilise duvarları.. 

adımı hatırlayacak mı ?

Son bir kez dolaşmak istiyorum

beni yıllar önce karşılaşmış sokaklarda. 

O zamanlar bana herkes "Toskanalı kız" derdi. 

O sarı taşları görmek istiyorum. 

O büyüleyici ışığı. 

Sokaklar saklayacak mı ayak seslerimi ?

Şehrim. 

Lecce Şehri. 

Ona elveda demeliyim gitmeden önce. 

....

Tommaso, bizi yaz.

Hikayemizi, toprağımızı, ailemizi. 

Yaptıklarımızı,

Ama önemlisi yanlışlarımızı. 

Yapamadıklarımızı... 

Çünkü yaşamın yüceliği karşısında çok küçüktük.

....

Serseri mayın gitti. 

Bana öyle derdiniz...

işitmediğimi zannederek. 

Ama serseri mayınlar...

ortalığı karıştırmak için kullanılır...

hiç kimsenin bulunmak istemediği yerlere yerleştirmek...

her şeyin dengesini bozmak ve planları altüst etmek için. "

(Serseri Mayınlar - Ferzan Özpetek)


Bu filmin bazı sahnelerini belki onlarca kez izledim. Kitabımı yazdığım bazı günlerde, o gün fazla dünyayla iç içe, yazıya uzaktaysa ruhum, bu filmi derinime inmek için kullandım. 

Film eşcinsellik durumu üzerinden bir şeyler anlatmaya çalışan bir özgürlük ve yaşam filmi. Ben eşcinsel olmasam da filmdeki o hüzünlü özgürlüğü tanıdık buluyorum. İnsanların, ailelerin çeşitli nedenlerle insan doğasına karşı koydukları kurallar, bizi özgürlükten alıkoyan edinilmiş beklentiler.. ve sürekli kendi içinde bir iç savaşın trajedisini yaşayan insan. 

****


Mutsuzluğu yaşamanın dahi bir bedeli var. 

İçinizde bulutlar gezerken, dünyada yangınlar çıksın ve bu düzenin küstah hali, çukurun dibinde olmak nasıl görsün de bir şeylerin değişmek zorunda olduğunu o da artık anlasın diye gizliden gizliye arzu ederken; sevdikleriniz üzülmesin diye çoğu zaman başınızı öte yana çevirip sanki her şey yolundaymış gibi yaparız. 

En büyük ve kimisine göre korkutucu sınırlarda dolaşan isyanlarımız sadece iç savaşımızda kalır; dışarı sıçrayan kıvılcımlardan utanırız, yaşam sıkıntısını içimizde bastırıp varolanı kabul eder, teslim oluruz.

Bu blogda yazdığım mutsuzluklar genelde seyreltilmiş biçimde yazıya kondu. Çünkü başta ailemin ya da tanıdığım mutlu olan insanların duygusunu bozmak istemedim. Adil gelmedi. Dünyadaki çoğunluktan daha fazlasını hak etmişlerdi. 

Ama... 

İşte bu "ama" son bir yılda büyüdü ve artık taştı. Beni gün ışığında oblique astigmat, az ışık ve karanlıkta ışık saçılmaları ile yaşamak durumunda bırakan ve en başından olma taraftarı bile olmadığım smile göz operasyonundan sonra başbaşa kaldığım halimi ben hiç hak etmemiştim.  

1 yılın üzerinde bir süredir her gün saatlerce makale, yorum vs okumaktan; her sabah bu konuya uyanmaktan; sohbetlerde ve yazılarda bu konu harici konuları manasız görmekten; gündeme karıştığımda bir sokak lambasında bu konunun çukuruna düşmekten de yoruldum, sıkıldım; bağırıp çağırsam da faydası yok zararı var. 

İtiraf edecek olursam iyi insan olmak da içimden gelmiyor. İnsanların ukala, linçsever, kısıtlı ve bencil yanlarını eskiden daha olumlu kabullenebilirken artık çok daha tahammülsüzüm. Empatı yoksunluğa eskiden de kızardım; artık gördüğüm yerde savaş başlatıyorum. Başta ahlak ve etik olmak üzere; insan olmaya dair tüm konular tartışmaya açık iken; bu konulara dair üst perde ve yargıçlık içeren tüm insanlara fikren de kalben de müthiş bir tepki hatta nefret duymaya başladım. 

****

Hayır, yapı itibariyle mutlu olmayı başarmakta hiçbir zaman iyi bir aday olmadım. 

18'imde Robert'te okurken de her şeyi sonlandırmayı düşünmüştüm. Birkaç ay sonra sınava girecek arkadaşlarımı, kız arkadaşımı, ailemi vs düşünüp konuyu kapatmıştım. Ben uyumsuz bir tekerdim; ve bunun bedelini sadece ben göğüsleyerek kimsenin hayatında büyük üzüntülere sebep olmadan idare etmeliydim. 

Beni mutsuzluğa götüren çok fazla karar oldu. Onları farklı verebilsem mutlu bir insan olabileceğimi de düşünüyorum ama yukarıda "iyi bir aday değildim" derken kastettiğim şudur: işler arzu ettiğim gibi olmadığında farkındalıktan öte yana bakıp mutlu olabilmek. Hayır, benim aklım hep olması gerektiğini düşündüğünde; giden gemilerde kaldı. 

Bu uzun uzun yazmak yerine "mükemmeliyetçilik" diyip basitleştirmeye çalışacağım defo bugün benim düşüncelerimde pozitif olmak için kullandığım maddelerden. Kendime diyorum ki; bak şu anki durumunda da senin algının tahammülsüzlüğü varolan eksi durumu büyütüyor; eksinin bir bölümü sen kaynaklı. 

****

Ama ...

Bu göz operasyonu artık olumlu bir "somut gelişme" beklentisi içinde olduğunu düşündüğüm aile önerdiği için kabul ettim. Belki benim, belki doktorun, belki oradaki asistanın biraz dikkatsizliği o veya bu neyse ne, sonuç benim hayatımı doğrudan etkileyen bir durum oldu. Ve bu konunun yarattığı tüm depremi ben ve etrafımdakiler yaşıyor. 1 yılın ardından bir kez olsun konuya dair araştırma yapmamış olan babamın olayı benim abarttığım ve doktorun muhtemelen süper bir perf. gösterdiğine dair yorumları da olayı sadece daha katlanılmaz kılıyor. 

Ve bu olay sonucunda ben adım adım şu noktaya geldim ki; eğer ki benim bedenim üzerinde bile dünyanın vasatlıkları, insanların eksik yaptığı işler cirit atabildiyse; eğer ki ben - tüm bu eksiklikten uzak durmak için son yıllarda sadece doğa, sanat ve yalnızlığa dönmeyi seçmiş ben - bu zararı gördüysem; benim bazen can sıkıcı da olsa isyanımı içime gömmem gerekmiyor. 

Somut dünya ve sabit fikirlerine uymayan çocuğuna tahammül etmek babam için, önemsediği şeyler farklı ve sert olan oğlunu böyle bir operasyona ittirdiği için mutsuzluğumu dinlemek annem için, ve bu olaydan çıkacak dolaylı olumsuzluklardan kim etki görecekse tahammül etmek onlar için zorunluluktur. Ben kendi savaşımda elimden geleni yapıyorum; bir de artık başkalarını düşünmeyeceğim. Çünkü benim daha fazla ödeme yapmam; tüm bu tabloyu daha da adaletsiz kılıyor; üstelik gücüm de yok niyetim de. 

****


Sinema, yalnızlık, uzun yürüyüşler, göreceğim güzel şehirler, kadınlar. 

Finlandiya sonrası hayatı "hikaye" gibi algılamayı bırakmak zorunda olduğumu gördüğümde; aslında büyükçe eksilmiştim. Çoğu insan gibi yaşama baktığımda soyut şeylerden mana çıkarabilen birisi uzun zamandır değilim. Yani düşünsel olarak "anlam" başlığı altında benim için bir kanal yok. Hatırı sayılır süredir, bu inançsızlığım neticesinde kadınla erkek ilişkisini de sadece görsel ve tensel; belki de entelektüel bir ihtiyaç, ortaklık gibi görmeye başlamıştım. 

Ancak genelde karşı tarafın benden çok daha romantik düşünceler (benim lügatıma göre inançlar) ile olaya yaklaştığını gördüğümde hem bu insanın hayatındaki soğuk bir detay olmamak için; hem de insanın bencilliğine dair düşüncelerimin bu tezatta gittikçe büyüyecek bir iç ikilem yaratacağını düşündüğüm için kendimce insanlara mesafe koymaya başlamıştım. 

Önce mana , finlandiya sonrası ise hikaye kanalı yönünden eksildim. İlk cümlede yazan görsel maddeler benim yalnız ve bencil olsa da kazdığım tek kanalı anlatıyor. O kanal ise operasyon sonrası görselim "artık eskisi gibi olmadığı için" şimdi tıkalı. 

TV'de maç izleyip günün gündemini yarım konsantrasyonla çekip çevirmeyi eskiden "tam yapılmadığı için" eleştirirken şimdi görsel bir konuyu yalnız başıma; yani sözlerin meşguliyeti olmadan gerçekleştirmek beni endişelendirdiği için; açık ışıkta film izleyen insanlara katılıyorum. 

****

Ancak tüm bu anlattıklarım nihai durak olamaz. 

Bu gemi seyahata uygun değil. 

En ufak bir huzursuzlukta birkaç gece öncesinde bıraktığımı düşündüğüm iç hesaplaşmaya dönüp; onda boğulup; bir dakika içinde dünyanın aslında o an yok olmasını, tüm geçmişin geleceğin çatır çatır yanmasını tutkuyla beklediğim ruh haline tırmanabileceğimi biliyorum. 

Şimdiki idare etme ve rutinin arasına sıkıştırılmış anlardan ufak keyifler çıkarabilme durumu benim karakterimde yaşamaya uygun değil. Başka bir beklentim olmadan, başka inandığım umutlar yaratamadan bu anlamlı bir kürek çekiş değil. 

Ara ara düşünüyorum, hayatımda kendi arzuladığım "mükemmeliyetlerin" üzerine çıkabilen bir anlam olsaydı... o bir yanıt olurdu. Bir insan ya da başka bir takım bir şeylere düşkünlük göstersem de kendimin realitesinden, tüm bu hesap defterlerimden, sonuçsuz yargıçlıklar yaptığım; tekrar tekrar çukurlar kazdığım geçmişim yakamdan düşse. 

Bende hisse yakın çok şey kalmadı ancak bu kendinden azad olma, bir tür beyaz değil de yeni sayfa açma arzusu içimde tahayyül edebildiğim her şeyden daha büyük yer kaplıyor. 

O halimi hatırlıyorum. Gerçekleşmeyecek şeyleri hayal etmenin dahi insana ne kadar güç ve amaç verdiğini. Kaybettiğimi düşündüğüm maçlardan sonra gülümsediğimi ve önemsediğim başka şeyler de olduğu için huzurla uyuduğumu hatırlıyorum. 

Ama neredeler? Geçmişte dikenler var. Bugüne çeksem kanayan yerlerimi kapatacak kadar büyük bir şey de yok. Sosyal medyanın ve ülke gündeminin goygoyunun, spor podcastlerinin, eğlendiren hikayeler duymanın, tanıdık laflamalarının...hepsinin bu dönemde benim için ne kadar önemli bir yardım olduğunun farkındayım; ancak tüm bunların esaslı bir yanıt olamayacak kadar da yetersiz olabileceğini içimde zaman zaman patlayan yangınlardan mütevellit biliyorum. 

****

Yanıt, önceki seferlerde bulduklarımdan değil. 

Beni, benim suni ittirmelerim gerekmeden değiştirebilecek bir tür anlam, oluş. 

Yalnızlık benim bir tür süpergücümdü. Dünyanın tozundan uzak, rotasız özgürlükler ve sınırsız düşlerle dolanan... adil bir yerdi. İnsanlar gelip onu da kurcaladı, hataya açık işleriyle onun da sağını solunu kurcalayıp bozdular; ben de izin verdim. Ve doğam değişmediği sürece; ya da kendimden öte bir şeyler bulamadıkça bu hayatta; hep geçmişin gölgesinde geçecek anım.

....

Bu dünya sadece bana adaletsiz değil. İnsanlar soğukta karşılıklı çay içip gülüyorlar. Bazen unutmayı, bazen akla rağmen inanmayı, ve kendisinin işine yarayan düşünceye sarılmanın yolunu buluyorlar. 

Ben tercihim olsa unutmak isterdim. Olanları ya da kendimi. Bir akşam eve geldiğimde; tüm bu anlattıklarımı bir an olsun dahi hatırlamadan birilerine sarılmayı; geçmişten kalıntı tüm bu eksiklik hissinin yüzüne bile bakmadan, ana; sanki bir duygu içeren sofraya oturur gibi karışmayı. Ve ertesi gün uyandığımda bugün hala nasıl bir şey olduğunu anımsadığım huzur içeren bir tazeliğin...

Bir gün tekrar severek ve korkmadan dokunmaya başlarsam hayata... yukarıdaki paragrafı tamamlarım. Ya da inancım odur ki; eğer öyle bir güne çıkarsam... bir daha bu yazıların yüzüne bile bakmayacağım. 










Hiç yorum yok: