Arşiv

Boş Tahterevalli

"Geçmiş, bugünün ve yarın düşüncesinin eksikliğinde büyür. 

Geçmişin tatlı hatıraları arada uğrayıp iyi hissedebileceğin bir otel işlevi görebilir ancak ev olmaya yetmez. Çünkü geçmişe dair her şey; zamanın etkisine uğrar; gerçeklikleri eskir, yıpranır. Kıssadan hisse, geçmiş bugünü tedavi de edemez; tek başına bozmaya da yetmez."

Bir süredir günlük tarzında bir şeyler yazıyorum. Yukarıdaki parça da oradan alıntı. Bu parçayı almamın nedeni içerdiği düşüncenin aslında yazma eylemimin kendisiyle bir tezat oluşturması. 

Yazdığım şeyler önemli ölçüde geçmiş konulardan bahsedip; onların etki haritalarını ve analizlerini ortaya döküyor. Biraz da siyaset, toplum üzerine düşünceler ve kaçınılmaz canavarımız takıntı konusu var. 

Peki ben neden "asıl canavar" olduğunu düşünmediğim şeyler üzerine yazıyorum? 

Bu sorunun cevaplarını ben biliyorum ancak buraya detaylıca yazmak çok da önemli değil. 

Kolay ve uzunca açıklama gerektirmeyecek nedenlerden birini ifade edeceksem de; kısa süreli de olsa kendime, suyun üzerinde kalabileceğim, belli oranda da olsa anlam içeren bir sal inşa etmek için yazıyorum diyebilirim. 

Asıl ihtiyacın bir ip bulup kendimi onunla çekerek karaya çekmek olduğunu biliyorum. Bunu daha önce de, hikayesi çok farklı bir durumda olsa da; yaşadım. Benim 1.5 seneyi aşkın bir süredir kendimi içinde bulunduğum düşüş geçmiş takıntılarından ziyade gelecek ve düş eksikliği kaynaklıdır. 

***

Bu 1.5 senede dünyaya baktığımda; Finlandiya'yı yazarken kendime pek de itiraf etmediğim bir durumu, fikri.. en derinimde duymaya başladım. 

Benim bu dünyaya dair bir hayal kırıklığım var. Bu insanlar iyi ya da kötü benzeri bir kırgınlık değil; daha çok insanın yetkinlikleri; iletişim, anlayış ve çözüm kapasitesine dair genel bir hayal kırıklığı. 

İnsanların belki de tamamına yakını, yaptığı şeyleri bence yetersiz yapıyor. İş olabilir, iletişim olabilir, hatta duyguları, hazları yaşamak olabilir. Çoğu insan, çoğu şeyin farkında değil. Farkındalıkları yenerek, onlardaki hasarlara çözüm oluşturarak değil alternatif hikayeler, avuntular ya da cehaletlerle yaşam sürdürüyorlar. 

Farkındalıklara alternatif bir düşünceyi ev belleyip o merkezden yaşam oluşturmakla aslında bir problemim yok; ancak gördüğüm şey şu ki kalite ve seviye çok düşük. İnsan, kendiyle yaşayayabilmek için kendini alt edecekse; bence çok daha çetrefilli ve yepyeni bir labirent oluşturmalı. Oysa ne kendimde öyle başarılı bir labirent inşaatı söz konusu; ne de insanlarda konuşmanın üçüncü paragrafında dahi tehdit edilemeyecek labirentler var. 

***

Günlükteki alıntıda geçmişi "otel" olarak tanımlamam boşuna değil. Ben eski mutluluklarıma baktığımda kendimi her seferinde yenilenmiş ve umutlanmış buluyorum; sanki tüm kalabalıktan uzağa bir otelde 2 günlük bir kafa tatiline çıkmışım gibi. Kendimi sarsıyorum; ne bu halin diyorum. Her gün 5 tane hayalinden hangisinde kaybolan senden geriye nasıl bu sönük, umutsuz ve posası çıkmış yaşam formu kaldı?

***

Bu günlük işi Finlandiya'dan sonraki ilk yazma denemem değil. Kabaca 1 yıl öncesinde de aynı işe soyunmuştum; ancak o Finlandiya'ya bir takip kitabı türünde bir yapıdaydı. İlk kitabın ucu açık sonundan birkaç yıl sonra ana karakterin kendini kitapta daha önce mevzubahis edilmiş olan Ada'da bulmasıyla devam ediyordu.

Onu neden yazmayı bırakmıştım? Cevap olmadığı için. 

Uzun uzun yine topluma, siyasete dair bir şeyler yazmış; biraz da karanlık düşüncelerde dolaştıktan sonra iş kendi takıntımı aksettireceğim pansiyon sahibi adamın penceresine geldiğimde yazmayı bırakmıştım. 

Ömrü ondan daha uzun sürmüş olsa da (9 yazım günü ve 17k kelime); ondan 1 yıl sonra yazmaya başladığım bu günlük türünde de yazmaya bir süre ara dediğim yer yine kenti takıntıma topla tüfekle ilk kez girmeye çalıştığım bölüm olmuş. 

Görünen o ki aklımdaki asıl canavarın ne olduğunu her hatırladığımda; diğer konu ve uğraşların süsü dökülüyor. Ve ben, tüm yazma ve yaşama işinin cafcafına rağmen kendimi aslında hep o karanlık odada ve o canavarla başbaşa buluyorum. Alternatif hikayelerim karanlıkta kayıp. 

***

Salgın nedenli tam kapanma kararı alındığında, elime tamamen yalnız olabileceğim bir evde bu 2.5 haftalık süreyi geçirme fırsatı geçti. Yalnızlığa tahammül edebilirsem bu yazı işini tamamlayabilirdim. Ancak ben atlayıp İstanbul'a ailemin yanına geldim. Futbol, basketbol maçları, ülke gündemi derken daha normal bir hayat algısını ve yaşam uğraşını çok özlemiştim. 

Özlem dışında bir neden daha vardı. Tüm bu "karanlığı yenmek" tadındaki filmvari kişisel kapanmaların büyüsüne artık ikna olmuyordum. Yaşama dair en bayağı şeylere bile susamışken; bazen onun artıklarıyla kendi ilgi ve düşüncelerime ziyafet bile çekebilirken; kendimi sürekli yaşamdan alıp o düşüncede yenemediğim canavarla aynı odaya koymak ... hayatın bu tür kazanılmamış ve kendini harap ettiğin iç savaşlarla geçen dönemlerine artık sadece sonradan değil, onları yaşarken bile üzülüyorum. 

***

Bugün o canavar neye benziyor? 

1.5 yıldan sonra bile onun bendeki etkisinin bazı dallarını, çoğu zaman arzu etmememe rağmen yeni yeni keşfedebiliyorum. Bu dallar, çözüm açısından yanıt belki verebileceğim sonuçlara düşünsel olarak varabiliyorsam daha iyi; tabloyu daha da adaletsiz ve çözüm hamlemin olmadığı bir durumu işaret ediyorsa beni daha kötü etkiliyor. 

Film, insan ya da manzaraya bakarken, sol şakağım üzerinden göze hafif bir baskı uyguladığımda binoküler görüntüde resim daha az dağınık ve odak daha bütün/tek oluyor. Tekli bakışlarla bunun neyi sağladığını test etmek için baskı uyguladığımda ise sol gözümün resmi konumlandırdığı yer ile sağ gözün konumlandırdığı yer ve açı arasındaki farkın büyük oranda azaldığını görüyorum. Başımı biraz çevirerek baktığımda, ya da laptobun ekranının sağ köşesini biraz ileri iterek kullandığımda görsel yine daha doğru. İnsanlarla konuşurken ya da tv izlerken onları sol çapraza alacak şekilde konumlandırdığımda daha iyi, daha geniş alanı odağa alan bir görsel elde etmem de bu yüzden. Çünkü bu konumlarda bakılan objenin bana göre sağ yakası daha ileride konumlanmış oluyor. 

Bu bahsettiğim durum göz çizdirme operasyonundan bana kalan birisi oblik sınırını aşan ufak astigmatların sonucu. Özellikle oblik astigmat sahibi birkaç tanıdığımın telefona, laptoba bakışlarını dikkatli incelediğimde onlarda da ya objede ya bakışın kendisinde bir yamukluk görüyorum. Bu insanların çoğu bu durumun farkında bile değil. Görüntünün daha stabil, odağın doğru olacağı bir görsel sahibi olsalar, pek çok konuya dair ilgilerinin, beğeni, tercih ve konsantrasyonlarının daha farklı olacağını ben biliyorum. Ancak bir şeyin eksikliğinin farkında değilseniz ve bu durumun hayatınızı etkilediği detayları görüp düşünmüyorsanız; hayatınız en azından duygusal tatmin açısından zarar görmeden kalabiliyor. 

Bu astigmat konusu işin bir kısmı. Bir de özellikle düşük ışık ve geceleri tüm ışık odaklarının fazlasıyla saçılması durumu var. Bunun da gözde topografi sayesinde var oldugunu gördüğüm HOAs ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Pupil size ilgili durumlar, geceleri ışığın eskiye göre fazla dikkat çekmesi vs de olası diğer etkenler. 

Bu gece saçılmalarının ilk zamanlara göre daha da arttığı düşüncesi de son zamanlarda bana eklendi ve öyle bir durum olayı çok farklı boyutlara çekiyor. Şimdi sahip olduğum ile dahi iç barış, mutabakat imzalayamamış olan ben, eğer şartların daha kötüye gideceği bir sürece bakıyorsam; bu iş nasıl olacak? 

***

Biraz önce koltuğumdan kalkıp beli biraz rahatlatmak için yürüdüm. 10 dakikada aklımda on ayrı sokağa girmişimdir ve hepsinin bende yarattığı genel ruh hali ve düşünce farklı. 

Işık saçılmalarına dair; eğer temelde kalıcı biçinde kötülemiş bi durum yoksa ve yukarıdaki varsayımlar esasa dayanıyorsa hem gözyaşı hem de gözbebeği boyutu üzerinden hamle yolları olabilir. Operasyon sonrası ilk dönemlerde bir sokağa baktığımda dikkatimi tek çeken şey bu saçılmalar olmuyordu. Olay sadece farkındalık kaynaklıysa kabulümde sıfır sorun yaratıyor demiyorum ancak beni temel bir yerden kıracak seviyede söz konusu bir durum olmaması gerektiğini kendime geçmişi referans vererek anlatabilirim. 

Astigmat, özellikle astigmat açıları ve asimetrileri konusunda ise gözlük, belki partial lens kullanımı söz konusu olabilir. Duruma göre açıları kendimce şu anki halime uygun biçimde optimal tasarladığım koşullar yaratabilirim. Bu yazdıklarımın hiçbirisi tam ve yüzde yüz güvenilir bir cevap yaratmıyor ancak duruma dair çeşitli iyileştirmeler en azından teoride mümkün. Yine de en iyi senaryolarda dahi mutabakat için belli oranda taviz vereceğim, kabullenmek-idare etmek durumunda kalacağım şeyler olacak gibi duruyor. 

***

İnsanlardan oblik astigmatlar veya çok daha büyük problemlerle yaşayanlar olduğunu ben de tabi ki biliyorum. Daha çocukken beni psikologlara başlatan araba kazası korkusundan gidelim.. Türk filmi klişesi gibi bencil bir primat saçma sapan araba kullanarak x bir insanın hayatını kökünden oynatacak bir eksikliğe neden olabiliyor. Kimisi en sevdiğini, karısını - çocuğunu kaybediyor, kimisi bacağını, aklını, hayatını. 

O yaşımda bu tablonun adaletsizliği beni çileden çıkarmıştı. Adaletsizlik kadar takıntı yapan bir başka konu ise bunun engellenebilir olmasıydı; human error. İnsanlar çok daha iyi, çok daha düşünceli olabilirdi. Ama her gün, araba veya başka bir durum üzerinden eksik düşünüldüğü için kötü sonuçlar doğurmuş başka durumlar görüyordum. 

Genel düşünce her şeyin kabul edilebilir duran minimum seviyede yapılmasıydı. Karanlık bir yolda hız yaptığında çeşitli nedenlerden dolayı aniden karşına çıkan bir canlı söz konusu olduğunda insanlar bu kötü sonuçtan kendine yüzde bir bile pay çıkarmıyordu. Ben ise, bir ilişkiye başlarken bile yarın öbür gün bir ayrılık söz konusu olduğunda kişiler denk mi; karşı taraf bu ilişki seviyesinde bir alternatif yaratabilir mi; ihtimaller eşit değilse oluşacak sorunda payım olacağı düşüncesinde yani çoğu zaman diğer taraftaydım. İnsanların genelde takmadığı ufak şeylerin çoğu zaman hikayede etkilediği temel konuların hesabını tutmaktan bitap düşmüş biçimde çoğunlukla yalnızlığı tercih ediyordum. 

Bu göz konusu sadece analojiler üzerinden okumanın eksik kalacağı bir durum. Kaçırılan bir hayat fırsatı ya da unutmak istediğin kötü bir hatıra, geride bırakmak istediğin bir ilişki vb durumlardan farklı çünkü bunda oyundaki aktörünün penceresi söz konusu. Yani hikayeleri ve durumları değiştirip yeniden yaratabilirsin ancak oyuncuda (user) hasar varsa o seninle devam ediyor. 

Konuya dair okumalar yaparken pek çok forumda rastladığım pek çok insan da bunu bu kadar dert edinmiş tek kişinin ben olmadığını gösteriyor. Sadece lasik operasyonu sonrası intihar etmiş insanları konu edinen web siteleri var; bir grup da forumlarda bu konuya dair bilgi edinmek isteyen insanlara kendi pişmanlığını anlatarak kendi çukurunda debeleniyor. 

Ben hasarların insanları ne kadar biased hale getirdiğini biliyorum; ve onlardan biri olmamak için uğraşıyorum. Dünyaya dair fikirlerim kendi hikayemin biaslarından bağımsız kalsın; kendi hikayemin ötesini de konuşacak objektif yanım kalsın istiyorum. 

Sadece görsel keyif ve hazlar üzerine yaşamanın benim için artık tehlikeli bir durum oluşturduğunu düşünsem ve hatta kendime mana içeren yeni kanallar insa etmeye çalışsam dahi; base düşüncemin varlığına sahip çıkmak istiyorum. Kendi elde ettiğim sonucu beğenmemiş olsam ve pişmanlık yaşasam dahi birisi laserle göz çizdirme sorusu sorduğunda çok yönlü objektif yanıtlar vermeyi; dünya ve yaşam algımın ve bunlara dair yorumumun hayattaki olumsuzlukların gölgesi hadi neyse de, esaretinden uzak olmasını arzuluyorum. 

Peki bu mümkün müdür? Belki de, belli oranda. 

Tüm bu yaşadığım süreçle birlikte eskiye nazaran pek çok konuda daha anarşist bir ruh hali ve düşünceye kapıldığımı görüyor, hissediyorum. Bu bir bias sonucu; çünkü benim yaşadıklarım bu evrimde etken. Ancak tamamen objektiflikten uzak da değil; çünkü süreçle birlikte daha derince keşfedilmiş düşünsel coğrafyaları içeriyor. 

Neden bahsediyorum? Mesela hayatı arzuladığı yönde gitmeyen bireyin toplum huzurunu tehdit etmesi; "bariz" toplumsal uzlaşılara dahi tepki göstermesi, arıza çıkarması. 

Biraz arabesk bir söylem olacaktır ama; eğer insanın içinde bir yangın çıktıysa; bu muhtemeldir ki dünyaya sıçrar; ve bence bu "iç huzuru o an için tehlike altında olmayan" insanların iddia ettiği gibi tamamen "kabul edilemez" bir durum değildir. Bu dünyadaki hikayemiz ne kadar aksini iddia etmek içimizi ısıtsa da büyük oranda yalnız bir toplayıcılık ve beslenme hikayesi. Bir evde yangın, bir arıza varsa o toplumun da sorunu olmalıdır. Toplum ve oluşturduğu koşullar insan hikayesinde sadece etken rolünde olamaz. İnsan bu kadar küçük ve çaresiz olmayı kabullenmemeli. 

Sağlık sektörünün turnikeyle müşteri alır gibi hız odaklı yönetildiği, insanların adaletsizliğe dahil olmazsa adaletsizliğin mağduru olacağını bildiği bir dünya bu. İnsanlar ulaşabildiğini heybeye atıyor; evine kimisi huzurla kimisi yangınla dönüyor. Ve sistemin genel öğretisi aynı yobazlar gibi ancak daha süslü ifadelerle "şükran ve teselli" odaklı. 

Dünyadaki problemlerin yüzde 90'ı çözülmüyor; idare-razı ettiriliyor; parçalı olmakla beraber unutturuluyor. 2021 yılında insan hala yeti olarak ne imkan olan maksimum kalitede iş yapmayı becerebiliyor, onu hedefliyor; ne de yarattığı kusurlara teselli dışında çözüm/yanıt yaratabiliyor. 

Aynı insan, en gelişmişleri dahil; ego tatmini ve popülizmin büyüsüne kapılmadan iletişimi, empatiyi ve toplumsal iyileşmeyi gerçekçi biçimde hedeflemekten de aciz. Empati, çok güç bir şeydir kabul ediyorum. Yapması değil de istemesi, tercih etmesi daha güç olan kısımdır. Sen kendi içindeki doğruların ve kabullerinden taviz vererek başka insanlarla köprünün yolunu döşersin. Ancak toplumların genelinde tablo şudur: Taviz vermeye gerek olmadığını düşünen birkaç popülist ses kabul görür; ve herkesin taraftar olduğu, tarafıyla nitelendirildiği; bireysel iletişimin ve anlayışın toplumsal egolarca ezildiği; bireysel varoluşa ve hikayelere düşman, aslında çok yalnız olduğumuz bir toplum. 

Eğitimsiz bir aileye ve onun hiçbir zaman belli seviyenin üzerinde eğitim alamayacak çocuğuna; kriterini eğitim belirlediğin bir piramidi neden kabul etmediği sorarsın. Farklı hikayelerce edinilmiş biasları, kompleksleri ve kıskançlıklardan doğma arzuları anlayıp, yaralara çok dokunmamaya çalışarak azaltmayı hedeflemek dururken; herkesin kendi heybesindekini haykırdığı ve asıl derdin neredeyse her zaman "toplumca kabul görmekle" sınırlı kaldığı bir insan sığlığına saplanıp kalırsın. 

Topluma dair şöyle bir iki uçlu değnek durumu da söz konusu. 

Ya kimsenin bireysel düşünceyi geliştiremediği ve topluluklarca onay ve kabuller ile tüm varoluşumuzun anlamlandırılmaya çalışıldığı; değerler ve bağlılıklara huzurunu dayamış, düşünsel olarak sığ ve istisna hikayelere yabancı bir toplum bir seçenek. 

Ya da insanların hikayelerin öznelliğini ve toplumdaki yalnızlığının farkına vardığı; öğretilmiş boş değerlerin altının dinamik ve hızlı yaşamın tabuları kırıcı etkisiyle oyulduğu ve bu insanları toplum huzurunu tehdit etmekten "filmlerdeki ölüm korkusu taşımayan kahramanın, sevdikleri tehdit edilerek kontrol altına alınabilmesi" misali alıkoyacak bir joker kartın olmadığı; bireysel anarşilerin yükseldiği bir toplum. 

Çoğu insanı, kişisel mahkemelerinin yargılarını yürürlüğe koymaktan alıkoyan şey ya dışarıdan vücuduna aldığı öğretilmiş değerler ve kabuller; ya da -kendisinin o değerleri taşıyor olup olmasından bazen bağımsız- o değerleri benimsemiş olan sevdiklerine duyduğu ortak hikaye kaynaklı bağlardır. 

***

Kendimi dünyanın tüm bu eksik ve zayıf kalitesinin parçası olmuş gibi hissediyorum. Daha iyisini bilirken, daha iyisi somut açılardan mümkün iken; idare edilmesi, razı olunması gereken defolar, pişmanlıklar ve yer yer beliren kızgınlıklar... 

Bunun uzun vadede ve hikayenin detayına indiğimizde ne kadar ulaşılması zor bir hedef olduğunu bilsem de... kendime ve aslında narsist biçimde sanırım aşık olduğum, doğallığı nedenli yetersizliklerini adil bulduğum - hoş gördüğüm varoluşuma; dünyanın vasatlığının, kusurunun bulaşmasına kızgınım. 

Kendimi; dünyanın tüm yarım yamalak yaşanan hallerini kenara bırakıp sığındığımda mutlu olduğum, hayattan maksimum keyfi almanın yollarını incelikli bir örgüymüş gibi işleyip, kanallarını anlayıp çözdüğüm; doğa ve haz'a sarılarak; insan ilişkilerinde ve etkileşimlerinde seçici olarak yaşamaya çabalayan halimi, insan müdahalesine ve hasarına açık hale getirdim. Koruyamadım. 

Eskiden çok iyi olduğumu düşündüğüm şimdi belki kusurlarımla daha averaj olacağım hiçbir şeyi anlamsal kazılarımı kullanarak yok sayamayacağım. Yukarıda dediğim gibi; gerçek her zaman biaslarından ayrık biçimde benim için orada duracak. Asıl gerçeğimize yakışır biçimde yalnız ve hüzünlü. 

***

Bu yönetilmesi gereken kusurun kabul süreci beni ağır antidepresanlara, geri döndürülse bile belki estetik ya da içsel olarak hasarlar bırakacak vaziyetlere götürdü. 

Hayal kuramamak, kurduğum en güzel hayali senaryoda dahi bu kendine ait parantez isteyen tüm bu edinilmiş defolarımın varlığı nedenli tüm hayale isteksizlik... asıl kırılımlar bunlardı. 

En başta dediğim gibi insan pek çok yerden kırılır. Her şey birbirine bağlıdır çünkü. Geçmiş de kırılır gelecek de. Ancak hayal edebilmeye, bir yerden bir gün bir ip bulabileceğini düşünmeye başlarsa yaşam devam edebilir. Yaşam sevinci gelecekten gelir. Bugüne düşen rol de gelecekte mutluluğa referans olabilecek anlar yaratılması, yaşanması... yaşama dair mutluluk ispatlanması. 

Bundan sonrasına dair çok bilinmeyenli, verisi güvenilmez bir süreç yine önümde. O nedenle hiçbir büyük ya da kesin ifade kullanamam; saçma olur. 

Tek bir şeye mecburum. Bundan daha iyisine razı olmak, belki başka bir insanın deyimiyle kıymet vermek. Hiçbir zaman olabilirdi diyeceğim kadar olmayacak; ancak daha iyisi, ya da başkası, mümkün. 

Daha somut ve daha yeni satırlara diyelim.. 


 





Hiç yorum yok: