Arşiv

Yanıt

Bu blogla aramda olan şey, muhtaç bir ilişkinin nankörlüğünü taşıyor. Günlerdir, aylardır buraya bir daha yazmamak için son bir yazı planlıyorum. Her gece, yarın şunları şunları yapacağım bloga şunları yazacağım ve yeni bir sayfa açacağım diye yatağa giriyorum. Sonrası.. 
 
Bir süredir sürekli bir negatif halim olmasa da içten içe bir çürümeyi andıran büyük bir yorgunluğu içimde taşıyorum. O yorgunluğun abcsini buraya yazmam bir şeyi değiştirmez; o nedenle o kısmı geçelim. 

Bu bloga bir yılı aşkın bir süredir göz konusu bir gölge gibi çöktü. Ben de blog dışı hayatımda da her gün, aslında her saat aynı konuyla beraberim. 

Hayır, bu ilk değildi. Sadece benim başıma da gelmedi. Kayda geçen binlerce istatiğin biraz kötü sonuç almış tarafındayım ama başka birisi bu konuyu daha kolay tolere edebilirdi; bunun farkındayım. 

Neden farkındayım? Çünkü bu oyunu daha önce oynadım. 

****

Hep bir şeyler eksik oldu. Ben hep o an elimde olmayana üzülerek; onun üzüntüsüyle kendimi yaşamaktan alıkoyarak yıllarımı geçirdim. 

Geçmişime dönüp baktığımda; insanların bana çokça dediği gibi "eften püften şeylere" takıldığımı düşünmüyorum. Takıntılarımın benim için neden önemli olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Ama aşikar olarak gördüğüm bir şey varsa da; ben kendimden hayatın benden eksilttiklerinden çok daha fazlasını alıkoymuş/alıp götürmüşüm. 

İlkgençlik ilişkileri, okullara dair hatalı kararlar vs vs. Her biri çok önemliydi. Ve ben her birine o kadar üzüldüm ki; hayatı "eksikken" yaşamak imkansız gibi geldi. 

Burası önemli. Çünkü "eksiklerle" yaşamayı bundan sonra öğrenememek gibi bir seçeneğim yok. Çok aradım; gerçekten yok. 

****

Astigmata, astigmat açılarına, HOA'lara, olası nedenlere, olası gelecek çözümlerine dair dünya üzerindeki şeylerin çoğunu okudum. Dürüst olacaksam diyebilirim ki; tüm bu okumalara rağmen hala her paragrafta biraz yükselme ya da düşme riskini göğüs kafesimde hissediyorum. Ve tam da bu nedenle bilgi üzerinden ayağa kalkabilmek için hala fazla duygu barındırıyorum. 

Başka konulara dair pişmanlıklarımı içimde nereye koyduğuma, onların beni hangi şartlarda, ne kadar etkileyebileceklerini artık biliyorum. Onlar kontrol altında. Ancak bu canavar hala benden büyük. 

****

Ne olurdu farkındalıklar olmasaydı? 

Bu kısımda yazacak o kadar şeyim var ki hiçbir şey yazmayacağım. 

****

Ya hep ya hiç. Ortaokul ya da lisede psikiyatrın bende gördüğü risk. O risk bugün artık tehdit boyutunda. Var olanla, şanssızlıklarla, adaletsizliklerle, eksikliklerle... hem de onların her an farkında olarak, kendini üzüntü ve hayal kırıklığı duraklarına her seferinde terk etmeden, yaşamayı başarmak. 

Çok zor. Benim için çok zor. Tabiat olarak bir türlü her şeyin çok farklı olabileceğini düşünmeden duramıyorum. İnsanlar "kendilerini anlatırken" değindiği çoğu şeyin nedenine pek de kafa yormuş olmuyor. Oysa her şey birbiriyle bağlantılı; insanların çoğu bunu görmediği için daha huzurlu. Neyi kaçırdığını, neyi neden dolayı kaçırdığını görmüyor, üzülmüyor. 

Farkındalık bendeki mutsuzluğa çıkan kapının tek yanıtıdır gibi bir beyanım yok. Bunu bilecek kadar her köşebaşını dolaşmadım düşüncenin; ya da başka hayatların. 

****

Herhangi bir nedenle yaşamak biraz eksildiğinde o tabloya bakan ve gülümseyen bir insan olabilmek bu hayattaki tek amacım, dramatik olacak ancak biraz da kurtuluşum. 

Ama daha fazlası olduğunu bilirken; ve hatta hatırlarken; kendiyle bunu nasıl konuşmayacak insan? 

Neyse... geçelim. Cevabı olmayan soruların yapıcılığı da yok. 

Daha basit devam edelim. 

****

Şartların değişmesi kısmi ya da tamamen değişmesi mümkün mü? Evet. Çok çetrefilli, belki zor, belki kısmi..ancak gelecekte hala bilinmeyen çok şey var. 

Yani somut kanatta değişim bir ihtimal.

Soyutta, yani insanda değişim mümkün mü? Bunu bilmiyorum. Her şeyi somutla açıklayan ben, insanın algısını somuttan yardım almadan önemli ölçüde değiştirebildiğine mümkün diyemem. Ancak burada; somut değişken miktarı alternatif bir nokta oluşturabilir. Yani doğuda savaşı kaybederken batıda bir zafer kazansan; insan için hesabı değiştirir mi? O da başka bir bilinmeyen. 

Peki ya zaman? Gelecekte bir değişim ihtimalinden kendine bir ip atacaksan mesela; aradaki eksik zamanın hesabını nasıl dert etmeyeceksin? Bunu da bilmiyorum. Ancak öyle bir yangın ki her şey bazen, yaşamı da öyle bir yangın kabul edip...kayıplarıyla; o gelecekten gülümseyen bir tabloya tamam olmam belki de mümkündür. 

****

Gelecekte ve yapıcı olanda durmaya çalışalım şimdi. Ne yapmalı? 

Çalışmayan şeyleri biliyorum. 
* Mahkemeler kurmam işe yaramıyor; çünkü aklamak çalışmıyor; yetmiyor. 
* Kendi doğama sevgim, hayranlığım ve ona dair bilgim bu kez baltayı taşa vurdu; yollar değil arabanın kendisi asıl problem haline geldi. Kendimi kendime özgüvenle teslim edemiyorum. 
* Daha önceki problemlerde o soruyu pas geçerek (mükemmeliyetçilik) de sınavı verdiğim gibi bu kez olmaz. Bu kez etrafından dolanamayacağım; alternatif yaratamayacağım bir anti-mükemmel bir durum var ve o benim; o benim kalemim. Bu kez çizdiğim tablo değil; benim yeteneğim a-mükemmel olan.

Yani..

Başka bir algı lazım. Başka bir insan. 

Merkezde kendim olamam. Cevaba ordan başlayamam. Finlandiya ya da başka konularda olduğu gibi yeni sayfa açıp oraya yazmam başlayarak bu sayfayı geçmiş olamam; çünkü yazan hala benim. Ve ben, eskisi gibi değilim. 

Evet, kendime büyüteç tutmuyor olsaydım; bir simülasyonda bir Sims karakteri olsaydım; tablonun göstereceği sadece HP'si ve belli yetenekleri belki bir tık azalmış; ve kafası daha karışık, daha savaş içinde bir karakter olurdu; ve bu kadardı tüm drama. 

Ancak, o büyüteç orada; ve ben; beni artık özel kılan; belki beni kendime hayran biçimde narsist kılan o artılarımı, farklılıklarımı yitirmiş gibi hissediyorum. Ve dorukta olmak dışında bir şeyi yeterince arzulayamıyor, onda anlam bulamıyorum. 

Tespite saptık. Yapıcılığa dönüş....

Merkezde kendim olamam. Başka bir ada. Daha önce sahip olmadığım bir cevap. Kendimle daha az oynadığım; kendimin ezbere bildiğim arzularının dikenlerine daha sınırlı ihtiyaç duyan bir alternatif yaşam algısı. 

Yazması zor, ancak neden bahsettiğimi kabaca tahmin ediyorum. Düşüncenin sonunu henüz getirmemiş olsam da. 

Hayatın merkezine daha az kendimi koymayı fikren mantıklı bulmakla beraber uygulama noktasında karşıma nelerin çıkacağını da biliyorum. Tam şu an bile yazarken başımı astigmat aksisine uygun biçimde kırarak yazdığımı fark ettim mesela. Her gün, çok daha doğal ve su gibi sana ihtiyaç duymadan akması gereken anı bu tarz farkındalıklar (takıntılar) bölüyor. 


Takıntılara karşı savaşın yolu kendini anı daha da güçlü kaptıracağın meşguliyetler. Üstelik bu favori uğraşın olan kendini didiklemek içermeyecek. 

Neyse, yolun sonu. 

****

Özetle bu hikaye çok zor olacak; çevremdekiler için de dahil; ve herkes; başta ben.. yorgunuz. 

Çözümsüz değil. Çözüm belirsiz. Kesin çözüm odaklı bakmak çok riskli; ve geleceği belirsiz bir sevgiliyi beklemek kadar zavallıca. 

Tek yol gerçekten değişim. Odağın daha az kendine bakmak ve düşünmek içerdiği; başka bir takım kanalların oyuna eklendiği yeni bir şeyler. 

Artık kendine yetmiyorsun oğlum Doruk. Biraz durum o. Bunu git bir kız bul; aile kur vs diye söylemiyorum; o kanallara sırt çevirmesem de. Daha basit anlamıyla; kendinden öte yollarda anlam bulman lazım. Önceki problemi çözerken onsuz da hayatı idare edebileceğine kanaat getirip salladığın anlama bugün kabak gibi ihtiyacın var. 

Gelecek hayaline başka şehirler, kitaplar-filmler, kadınlar, hikayeler, iç barış vs gibi cevap verip huzurla kitabı kapayamazsın; bu kendi kurallarını kendi kabullerine göre koyduğun bir oyun olmaktan çıktı. 

Şimdi düşündüm de....of of çok yol var. Tüm iç yargılar, kabuller, ana, başka insana, kendine verdiğin puanlar, özgüven durakları, kendine din bellediğin kabaca tüm mükemmeliyet ya da adalet içeren tüm gereksinimler...neredeyse hepsinin revizyonu lazım. 

Ve gel anlaşalım. Sen bunun onda birini bile yapacak durumda da değilsin; tabiatının işleyişi de böyle bir istikrara müsait değil. O nedenle diyorum; bu kez yanıt sen değilsin. 


****




 















Alba

" Acaba buraları beni hatırlayacak mı? 

Heykeller, kilise duvarları.. 

adımı hatırlayacak mı ?

Son bir kez dolaşmak istiyorum

beni yıllar önce karşılaşmış sokaklarda. 

O zamanlar bana herkes "Toskanalı kız" derdi. 

O sarı taşları görmek istiyorum. 

O büyüleyici ışığı. 

Sokaklar saklayacak mı ayak seslerimi ?

Şehrim. 

Lecce Şehri. 

Ona elveda demeliyim gitmeden önce. 

....

Tommaso, bizi yaz.

Hikayemizi, toprağımızı, ailemizi. 

Yaptıklarımızı,

Ama önemlisi yanlışlarımızı. 

Yapamadıklarımızı... 

Çünkü yaşamın yüceliği karşısında çok küçüktük.

....

Serseri mayın gitti. 

Bana öyle derdiniz...

işitmediğimi zannederek. 

Ama serseri mayınlar...

ortalığı karıştırmak için kullanılır...

hiç kimsenin bulunmak istemediği yerlere yerleştirmek...

her şeyin dengesini bozmak ve planları altüst etmek için. "

(Serseri Mayınlar - Ferzan Özpetek)


Bu filmin bazı sahnelerini belki onlarca kez izledim. Kitabımı yazdığım bazı günlerde, o gün fazla dünyayla iç içe, yazıya uzaktaysa ruhum, bu filmi derinime inmek için kullandım. 

Film eşcinsellik durumu üzerinden bir şeyler anlatmaya çalışan bir özgürlük ve yaşam filmi. Ben eşcinsel olmasam da filmdeki o hüzünlü özgürlüğü tanıdık buluyorum. İnsanların, ailelerin çeşitli nedenlerle insan doğasına karşı koydukları kurallar, bizi özgürlükten alıkoyan edinilmiş beklentiler.. ve sürekli kendi içinde bir iç savaşın trajedisini yaşayan insan. 

****


Mutsuzluğu yaşamanın dahi bir bedeli var. 

İçinizde bulutlar gezerken, dünyada yangınlar çıksın ve bu düzenin küstah hali, çukurun dibinde olmak nasıl görsün de bir şeylerin değişmek zorunda olduğunu o da artık anlasın diye gizliden gizliye arzu ederken; sevdikleriniz üzülmesin diye çoğu zaman başınızı öte yana çevirip sanki her şey yolundaymış gibi yaparız. 

En büyük ve kimisine göre korkutucu sınırlarda dolaşan isyanlarımız sadece iç savaşımızda kalır; dışarı sıçrayan kıvılcımlardan utanırız, yaşam sıkıntısını içimizde bastırıp varolanı kabul eder, teslim oluruz.

Bu blogda yazdığım mutsuzluklar genelde seyreltilmiş biçimde yazıya kondu. Çünkü başta ailemin ya da tanıdığım mutlu olan insanların duygusunu bozmak istemedim. Adil gelmedi. Dünyadaki çoğunluktan daha fazlasını hak etmişlerdi. 

Ama... 

İşte bu "ama" son bir yılda büyüdü ve artık taştı. Beni gün ışığında oblique astigmat, az ışık ve karanlıkta ışık saçılmaları ile yaşamak durumunda bırakan ve en başından olma taraftarı bile olmadığım smile göz operasyonundan sonra başbaşa kaldığım halimi ben hiç hak etmemiştim.  

1 yılın üzerinde bir süredir her gün saatlerce makale, yorum vs okumaktan; her sabah bu konuya uyanmaktan; sohbetlerde ve yazılarda bu konu harici konuları manasız görmekten; gündeme karıştığımda bir sokak lambasında bu konunun çukuruna düşmekten de yoruldum, sıkıldım; bağırıp çağırsam da faydası yok zararı var. 

İtiraf edecek olursam iyi insan olmak da içimden gelmiyor. İnsanların ukala, linçsever, kısıtlı ve bencil yanlarını eskiden daha olumlu kabullenebilirken artık çok daha tahammülsüzüm. Empatı yoksunluğa eskiden de kızardım; artık gördüğüm yerde savaş başlatıyorum. Başta ahlak ve etik olmak üzere; insan olmaya dair tüm konular tartışmaya açık iken; bu konulara dair üst perde ve yargıçlık içeren tüm insanlara fikren de kalben de müthiş bir tepki hatta nefret duymaya başladım. 

****

Hayır, yapı itibariyle mutlu olmayı başarmakta hiçbir zaman iyi bir aday olmadım. 

18'imde Robert'te okurken de her şeyi sonlandırmayı düşünmüştüm. Birkaç ay sonra sınava girecek arkadaşlarımı, kız arkadaşımı, ailemi vs düşünüp konuyu kapatmıştım. Ben uyumsuz bir tekerdim; ve bunun bedelini sadece ben göğüsleyerek kimsenin hayatında büyük üzüntülere sebep olmadan idare etmeliydim. 

Beni mutsuzluğa götüren çok fazla karar oldu. Onları farklı verebilsem mutlu bir insan olabileceğimi de düşünüyorum ama yukarıda "iyi bir aday değildim" derken kastettiğim şudur: işler arzu ettiğim gibi olmadığında farkındalıktan öte yana bakıp mutlu olabilmek. Hayır, benim aklım hep olması gerektiğini düşündüğünde; giden gemilerde kaldı. 

Bu uzun uzun yazmak yerine "mükemmeliyetçilik" diyip basitleştirmeye çalışacağım defo bugün benim düşüncelerimde pozitif olmak için kullandığım maddelerden. Kendime diyorum ki; bak şu anki durumunda da senin algının tahammülsüzlüğü varolan eksi durumu büyütüyor; eksinin bir bölümü sen kaynaklı. 

****

Ama ...

Bu göz operasyonu artık olumlu bir "somut gelişme" beklentisi içinde olduğunu düşündüğüm aile önerdiği için kabul ettim. Belki benim, belki doktorun, belki oradaki asistanın biraz dikkatsizliği o veya bu neyse ne, sonuç benim hayatımı doğrudan etkileyen bir durum oldu. Ve bu konunun yarattığı tüm depremi ben ve etrafımdakiler yaşıyor. 1 yılın ardından bir kez olsun konuya dair araştırma yapmamış olan babamın olayı benim abarttığım ve doktorun muhtemelen süper bir perf. gösterdiğine dair yorumları da olayı sadece daha katlanılmaz kılıyor. 

Ve bu olay sonucunda ben adım adım şu noktaya geldim ki; eğer ki benim bedenim üzerinde bile dünyanın vasatlıkları, insanların eksik yaptığı işler cirit atabildiyse; eğer ki ben - tüm bu eksiklikten uzak durmak için son yıllarda sadece doğa, sanat ve yalnızlığa dönmeyi seçmiş ben - bu zararı gördüysem; benim bazen can sıkıcı da olsa isyanımı içime gömmem gerekmiyor. 

Somut dünya ve sabit fikirlerine uymayan çocuğuna tahammül etmek babam için, önemsediği şeyler farklı ve sert olan oğlunu böyle bir operasyona ittirdiği için mutsuzluğumu dinlemek annem için, ve bu olaydan çıkacak dolaylı olumsuzluklardan kim etki görecekse tahammül etmek onlar için zorunluluktur. Ben kendi savaşımda elimden geleni yapıyorum; bir de artık başkalarını düşünmeyeceğim. Çünkü benim daha fazla ödeme yapmam; tüm bu tabloyu daha da adaletsiz kılıyor; üstelik gücüm de yok niyetim de. 

****


Sinema, yalnızlık, uzun yürüyüşler, göreceğim güzel şehirler, kadınlar. 

Finlandiya sonrası hayatı "hikaye" gibi algılamayı bırakmak zorunda olduğumu gördüğümde; aslında büyükçe eksilmiştim. Çoğu insan gibi yaşama baktığımda soyut şeylerden mana çıkarabilen birisi uzun zamandır değilim. Yani düşünsel olarak "anlam" başlığı altında benim için bir kanal yok. Hatırı sayılır süredir, bu inançsızlığım neticesinde kadınla erkek ilişkisini de sadece görsel ve tensel; belki de entelektüel bir ihtiyaç, ortaklık gibi görmeye başlamıştım. 

Ancak genelde karşı tarafın benden çok daha romantik düşünceler (benim lügatıma göre inançlar) ile olaya yaklaştığını gördüğümde hem bu insanın hayatındaki soğuk bir detay olmamak için; hem de insanın bencilliğine dair düşüncelerimin bu tezatta gittikçe büyüyecek bir iç ikilem yaratacağını düşündüğüm için kendimce insanlara mesafe koymaya başlamıştım. 

Önce mana , finlandiya sonrası ise hikaye kanalı yönünden eksildim. İlk cümlede yazan görsel maddeler benim yalnız ve bencil olsa da kazdığım tek kanalı anlatıyor. O kanal ise operasyon sonrası görselim "artık eskisi gibi olmadığı için" şimdi tıkalı. 

TV'de maç izleyip günün gündemini yarım konsantrasyonla çekip çevirmeyi eskiden "tam yapılmadığı için" eleştirirken şimdi görsel bir konuyu yalnız başıma; yani sözlerin meşguliyeti olmadan gerçekleştirmek beni endişelendirdiği için; açık ışıkta film izleyen insanlara katılıyorum. 

****

Ancak tüm bu anlattıklarım nihai durak olamaz. 

Bu gemi seyahata uygun değil. 

En ufak bir huzursuzlukta birkaç gece öncesinde bıraktığımı düşündüğüm iç hesaplaşmaya dönüp; onda boğulup; bir dakika içinde dünyanın aslında o an yok olmasını, tüm geçmişin geleceğin çatır çatır yanmasını tutkuyla beklediğim ruh haline tırmanabileceğimi biliyorum. 

Şimdiki idare etme ve rutinin arasına sıkıştırılmış anlardan ufak keyifler çıkarabilme durumu benim karakterimde yaşamaya uygun değil. Başka bir beklentim olmadan, başka inandığım umutlar yaratamadan bu anlamlı bir kürek çekiş değil. 

Ara ara düşünüyorum, hayatımda kendi arzuladığım "mükemmeliyetlerin" üzerine çıkabilen bir anlam olsaydı... o bir yanıt olurdu. Bir insan ya da başka bir takım bir şeylere düşkünlük göstersem de kendimin realitesinden, tüm bu hesap defterlerimden, sonuçsuz yargıçlıklar yaptığım; tekrar tekrar çukurlar kazdığım geçmişim yakamdan düşse. 

Bende hisse yakın çok şey kalmadı ancak bu kendinden azad olma, bir tür beyaz değil de yeni sayfa açma arzusu içimde tahayyül edebildiğim her şeyden daha büyük yer kaplıyor. 

O halimi hatırlıyorum. Gerçekleşmeyecek şeyleri hayal etmenin dahi insana ne kadar güç ve amaç verdiğini. Kaybettiğimi düşündüğüm maçlardan sonra gülümsediğimi ve önemsediğim başka şeyler de olduğu için huzurla uyuduğumu hatırlıyorum. 

Ama neredeler? Geçmişte dikenler var. Bugüne çeksem kanayan yerlerimi kapatacak kadar büyük bir şey de yok. Sosyal medyanın ve ülke gündeminin goygoyunun, spor podcastlerinin, eğlendiren hikayeler duymanın, tanıdık laflamalarının...hepsinin bu dönemde benim için ne kadar önemli bir yardım olduğunun farkındayım; ancak tüm bunların esaslı bir yanıt olamayacak kadar da yetersiz olabileceğini içimde zaman zaman patlayan yangınlardan mütevellit biliyorum. 

****

Yanıt, önceki seferlerde bulduklarımdan değil. 

Beni, benim suni ittirmelerim gerekmeden değiştirebilecek bir tür anlam, oluş. 

Yalnızlık benim bir tür süpergücümdü. Dünyanın tozundan uzak, rotasız özgürlükler ve sınırsız düşlerle dolanan... adil bir yerdi. İnsanlar gelip onu da kurcaladı, hataya açık işleriyle onun da sağını solunu kurcalayıp bozdular; ben de izin verdim. Ve doğam değişmediği sürece; ya da kendimden öte bir şeyler bulamadıkça bu hayatta; hep geçmişin gölgesinde geçecek anım.

....

Bu dünya sadece bana adaletsiz değil. İnsanlar soğukta karşılıklı çay içip gülüyorlar. Bazen unutmayı, bazen akla rağmen inanmayı, ve kendisinin işine yarayan düşünceye sarılmanın yolunu buluyorlar. 

Ben tercihim olsa unutmak isterdim. Olanları ya da kendimi. Bir akşam eve geldiğimde; tüm bu anlattıklarımı bir an olsun dahi hatırlamadan birilerine sarılmayı; geçmişten kalıntı tüm bu eksiklik hissinin yüzüne bile bakmadan, ana; sanki bir duygu içeren sofraya oturur gibi karışmayı. Ve ertesi gün uyandığımda bugün hala nasıl bir şey olduğunu anımsadığım huzur içeren bir tazeliğin...

Bir gün tekrar severek ve korkmadan dokunmaya başlarsam hayata... yukarıdaki paragrafı tamamlarım. Ya da inancım odur ki; eğer öyle bir güne çıkarsam... bir daha bu yazıların yüzüne bile bakmayacağım. 










Yol Kenarı

Queen's Gambit'i izlemeye başladıktan sonra önce satrancı, sonra da genel olarak oyun oynamayı neden sevdiğimi hatırladım. 

Çoğu oyun yapı itibariyle adil ve kuralları belirlidir. Yarışmacılara oyunun kuralları ve dinamikleri anlatılır. Ve devamında veriye dayalı stratejiler oluşturarak kendinizi daha iyi bir pozisyona geçirmeye çalışırsınız. 

Satranç gibi oyunlar adaletin mükemmeliğe en çok yaklaştığı versiyonlardır. Şans içeren bazı kağıt oyunlarında (poker vs) ise fırsatlar açısından adalet terazisi oynayabilir fakat kötü bir el geldiğinde paranızı riske edip etmemeniz gerektiğine yine siz karar verirsiniz. Oyunda ihtimalleri doğru hesaplayarak ne zaman savaşa gireceğinizi belirleme gücü, oyunun terazisini belli miktarda düzeltir. 

Yaşamın kendisi pek öyle değil. 

****

Amerikan seçimlerini izlerken biraz hayal kırıklığı yaşadım. Politik hamleler, kampanyalar, beyanlar; kalite olarak mümkün tavanın çok altında seyretti. 

Politikacıysanız insan tavlamayı iyi becerebilmeli, mağdura yatacaksanız rolünüzü iyi oynamalı; yalanları halkta en iyi karşılık bulacak zamanda ve tonda söylemelisiniz ki kalabalığın gücünü yanınıza alın. Detaya girmeyeceğim. Politikacılarda da, seçmenlerde de, seçimi takip eden yazarlarda da arzuladığım politik zekayı ve seviyeyi bu seçimlerde bulamadım. 

****

Toplumsal kurallar benim için hep ilgi noktası olmuştur. İnsanoğlunun kendi yarattığı düzene duyduğu sadakati bazen inanılmaz buluyorum. 

Değer ismini verdiğimiz şeyler öğretiler. Onlar bize öğretildi. Toplumsal düzen de yine bir araya gelmiş insanlar tarafından; binbir defoyu hala taşır şekilde kurgulandı. 

İşte tam da bu nedenle atıyorum eğitimin sosyal statü kazanmada temel belirleyici olmaması için  uğraşan; kuralları yıkıp duran "çomar" tayfa bana oldukça anlaşılır geliyor. Bu adaletsiz düzende iddialı olamayacağın bir kriterin belirleyici olmasını istememek kendi içinde tutarlı bir durum. 

Her insanın penceresi ve elinde olan/kalan kartlar farklı. Düzende kaybeden tarafta olan bir insan neden bu gidişatı ve kendine çizilmiş sınırları, tavanları kabul etmeli? 

Kural koyucuların hedefi, düzeni korumaktır. Evinde yangın olan bir insanın; yöneticiler gibi düzenin devamını hedeflemesi ise; kendine ihanet etmesini içeren bir mantıksızlık örneği oluşturuyor.

****

Joker filminin insan psikolojisine yakışır biçimde sinema alanında biraz abartıldığını düşünsem de; filmdeki asıl argümanı seviyorum. 

İnsanın "kontrolden çıkmasını" engelleyen şeyler nelerdir? 

Sanırım değerlere bağlılığı; din vb. avuntular kategorisine yakın değerlendirmeliyiz. 

İnsanlar yaşamı tanımlamak ister. İnsan kendine yabancı kalmamak için kendini bilmek ister. İnsan kendisinden daha büyük bir ev ister; toplum. 

Ben kimim? Nasıl birisiyim? Ne iyidir; ne kötüdür? 

Adaleti kendim mi belirlemeliyim? Bana bir zararı dokunan insanı çekip vurmaktan beni alıkoyan nedir? Yani kendi yemeğimi kendim mi pişirmeliyim? Yoksa herkesin kullandığı kitabın hükümlerini kabul edip yargıçlığın ağırlığını kendi üzerimden atmalı mıyım? 

Kendi içimde çok iyi bildiğim bir durağa geldim. 

****

Onaylamayanlarınız olacaktır; fakat benim için bu yaşamda sonradan edindiğim değerlerin benim için savrularak giden bir otobüste tutunmama yarayan plastik parçalardan bir farkı yok. 

Ben de yaşadığım hayatın, ilişkilerin ve benliğimin tanımlı taşlar üzerinde olmasından hoşlanıyorum fakat gerçek mahkemem sadece kendi düşüncelerimde dönüyor. Herkesin beğenisi için hazırlanmış bir ortalama üstü, ortak bir mahkemeden daha çok kendim detaylıca işlediğim mahkemeye güveniyorum. 

Peki benim kontrolden çıkmamı toplum nasıl engelliyor? 

Büyük oranda aile. Aile bağları benim için zayıf karın; bir tür pranga. Onların duygularını önemsediğim için; onların düşüncelerini belirleyen değerlere de otomatik olarak bağlanmış oluyorum. 

Ben toplum kuralları ve kabullerinin aleyhinde hamleleri değerlendirsem dahi; ailemin benim mutluluk formülümdeki ağırlığı ve hatta onların bu hayatta hak ettiklerine dair yargımı düşündüğümde bedeller aklımdaki "aşırılıklardan" ağır basıyor.

****

Peki ya Joker'deki gibi aile ve toplum düzeninden kopuk birisi? Yokluktan kaynaklı özgürlüğüyle tüm düzene bir tehdit oluşturur. 

Bugün içinde yaşadığımız kabuller ve iyi-kötüler; tarihin farklı noktalarında, yerlerinde tamamen farklı yorumlandı. 

Belki de tüm bu tanım ihtiyacı, kendimizi anlamdırmak ve yüceltmek için tek çareydi. İnsan olduğumuz için insan olmayı yüceltmek zorundaydık. 

****

Ben her zaman somut olanın belirleyiciliğine inanırım. Psikoloji de somut fiziksel özelliklerimiz, yaşanmışlıklar ve şartlardan oluşur. 

Mükemmel olan yoktur fakat mükemmele yaklaşmak mümkündür. İnsanın kayıplarına anlam biçme ihtiyacını en derinimle anlıyor; fakat o ihtiyacı sahiplenemiyorum. 

Bir şeylerin eksikliğini öğrenmeye büyümek adını vermişiz. Kısmen doğru; çünkü yokluğu tecrübe edip varlığın etkisini bilinçle öğrenmektir bu. Fakat bu durumdaki hüznü süslemeyi, üst paragraftaki ihtiyaç nedenli görüyor ve arzu etsem de yaşamakta zorlanıyorum. 

Derdimiz süslemek ve estetikle sınırlıysa büyümek eksilmektir (zaman) diyip geçelim. 

****

Aklımda bazen yazmayı düşündüğüm; mükemmele yaklaşmanın; yani çok da eksilmeden; yokluğun bilgisinden uzak, insanın salt doğalına sarılarak yaşamı tadabileceğini söyleyeceğim bir kaç yazılmamış yazı var. 

Ama şu an özelinde sessizliğe ve belki günlük rutinin düşünsel tembelliğine dönmek daha çok istiyorum. 

İleriki yazılarda.. 















Alacak / 29

Yarın 30 yaşıma girmiş olacağım. Geçtiğimiz 1 yıl, en zoruydu.

Aklımda önemli kısmı yeni eklenmiş olan binlerce sokak var. Herbirini ezberledim; hepsinde yürüdüm. Bu kez beni kurtaracak bir cevaba ulaşamadım.

Bir yıl boyunca daha iyi bir yarın düşüncesi içeren hiçbir hayalim olmadı. İhtimali aklıma yatmadı.

Neyse, beni tanıyanlarınız bunları zaten biliyor...

****

Ben iç mutabakatlara ve öze dair insan bilincine kendimi yaslarım. Adalet maddesinde fay hattım; estetik maddesinde ise beslenme kanalım var. 

Kendime dair bildiklerim operasyon sonrası gözde kalan mild astigmat nedenli hayatımda ilk kez şüphe altında. Sanırım somut biçimde eksildim. Yürümek, gezmek, sevişmek, odaklanmak vs. görsel haz içeren tüm eylemlerde mantıken puanım düşmüş olmalı. 

Bu olay adil değildi. Adil hale getirmek de elimde değil. Önceki tüm oyunlarda yaptığım gibi bu kez başka bir beyaz sayfadan da başlayamam; bundan sonra hep kendimle ve bu eldeki yeni karakterle olmak, oldurabilmek zorundayım. 

Oyunu kazanmanın garantisini değil de kazanma ihtimalimin de olduğunun bir tür güvencesi olmadan bir iç mutabakat daha önce hiç yapmadım. 

****

Farkındalıklarımın aleyhimde çalıştığı çirkin bir oyun bu. Eskiden sadece duygusal konularda ve ilişkilerimde bu çukur vardı. İnsana dair her şeyi somut bağlantılarla açıklama işi. Romatizmi öldüren uğraş. 

Şimdi ise hayatımın her alanında; bir koşu yarışında rüzgarın artı eksi etkisinin ekrana verilmesi gibi mild astigmatın etki boyutunu süzüyorum ve modumu ve motivasyonumu o belirliyor. İp bende değil. 

Kendim olmak bu oyunda işime gelmiyor; beni sonuçsuz sokaklarda yürütüp yoruyor. 

****

Ve. Yine de.

29 yaşımdayım sayılır. Hayatı yaşamak da zorundayım. Bu umutsuzluk ve ölü toprağı halimle hayatımı değil birkaç ay bile daha geçiremem. 

Elimde işleyeceğini bildiğim bir silah bu kez yok. Beni oyunda bir tık daha iyiye atabilecek çok da kompleks olmayan birkaç hamle düşüneceğim. Olmazsa başkaları. Başka çarem yok. 

Finlandiya sürecinden sonra estetiği hikayede aramayı bırakıp somut görselliklerden beslenmeyi kendime anlatıp durmuştum. Şimdiki durumda belki de o kapıya tekrar dönmeyi denemeliyim. Estetiği anlam suretinde besleyeceğim bir bahçe yaratıp yeni bir kanalı oradan zorlamak? 

****

Değişmek. Değişebilmek. İnsanın kendinden yeni varoluşlar ve mutluluklar yaratması. 

Kendimi kandırmakta iyi değilim. Ancak tek bir kez şaşırabilsem, kendi lehime yanılabilsem... mutluluk hayalinin de sınırları açılır. 

Değişmek artık bir opsiyon değil, mecburiyet. 

Verilere, farkındalıklara değil; bilinmeze sırtını dayamak. 

Oyundaki kartlarımı alıp; bana kendimle olursam kaybedeceğimi hesapladığım kartları verirseniz ben o oyunu o haliyle kabul edemem. 

O nedenle topla tüfekle artık neyse ne; hayattan alacağım var. 















Yarın

Bu evin salonla mutfağı bağlayan ve terasa bakan ara kısmından her geçişimde gözüm perdenin arkasında bir gölgeyi seçiyor. Duraksayıp bakınca terasta öyle bir siluet/insan olmadığını görüyorum. Aşağı yukarı her gece tekrarlanıyor bu. Bu eve kitap yazmak için iki yıl önce ilk geldiğim zamanlar akşamları korkudan uyuyamazdım. Üst katta yatmak kontrolden benden çıkıyormuş gibi hissi verdiği için alt katta salon koltuğunda yatardım. Artık üst katta uyuyorum. Evin geri kalanında ne olup ne bitiyor bana uğramasın kafi. 

Beni hayatın uçurum noktasına dahi iten bu astigmat takıntısı aslında bardağa düşen son damlaydı belki. Büyük bir damlaydı fakat hayatın yapısıyla benim onda arzuladıklarım arasındaki bağlar o olaydan çok öncelerde hasar almaya ve zayıflamaya başlamıştı. 

Çocukluğumu inanılmaz mutlu hatırlıyorum. Her şeyin kusursuz olması veya canımın yanmamış olması nedeniyle de değil bu durum. Çocukluğu o kadar güzel ve yaşanır kılan şey "hayal kurma" yeteneğidir. Bende yıllar içinde çeşitli olaylarla eksilen ve en sonunda bir ipin üzerinde yürüyormuşçasına kaybettiğim şey aslında tam da o. 

15 yaşında 1 Kaptan, Mercan Adası, Asteriks/Tenten serileri. 

Çocukluğum boyunca hep uzağa gitmeye arzu ettim. Hiçbir şeye bağlanmadan. Hiçbir şeyin sorumluluğunu, kalıcı duygu veya hasarını almadan. Sanki dünyadan bir izleyici gibi gelip geçmeyi. 

Neyse. Konumuza dönelim. 

Konu şu hayal kurma işi; yani yarından bir beklenti olması. Ha bir de farkındalıklar kısmı. Çocukluktaki hayalperestlikten insanı uzak tutan şeyler aslında farkındalıklarımız. 

Ben bu bilgi çağında pek mutlu olamadım. İnsanlara, toplumlara, sağlığa, hayata dair çoğu alanda aklımda bana iyi gelen yanıtı seçmektense edindiğim farkındalıklar nedeniyle kendi gerçeğime mahkum bırakıldım. 

İnsanlara dair olan farkındalıklardan "Finlandiya" doğdu. Herkes benden kitap yazmanın "benim hayat idealim" olduğunu duymak istiyor. Oysa hayır. Yazmak bir ihtiyaç; başıma gelen hallere ve o hallerden bana yadigar kalan düşüncelere karşı benim bulduğum bir tür silahtı. Bana zarar veren düşüncelerimle anlaşmalı boşanmamız neticesinde onlara nafaka olarak verdiğim evdi yazdığım kısa kitap. Bu ay içinde yazacağım ikinci bölüm de benzer misyon taşıyacak. 

****

Bu kez aslında bir "his" kitabı yazmak istiyorum. 

Camın duvarda patlaması, bir toplumun ayaklanması, zamanın sona ermesi, sıcak bir yaz gecesinde dolabı açıp içilen soğuk bir su, sonsuza doğru yavaş ve güçlü biçimde yükselip; sekstekine benzer bir patlamayla hayatı hatırlatan müzik. 

Annem bana ne derse desin. Ben her zaman içimde uç hazlara ve somut gerçeklere inandım.

Doruk deniz kenarı yürüyüşlerini, sabahları daha çok sever. Uzun süreli okuma vs. konsantre olamaz vs vs. Bu cümleyi okuduğunuzda sanki benim huyum gibi uzun vadeli bir şeyden bahsediyor. 

Oysa bir süredir ben yürümekten soğudum; araba sürerken daha keyifliyim. Bence somut bir nedeni var. Yan camları karartan film güneş gözlüğü işlevi görüp yanlardan gelen gereksiz ışınları azaltıp astigmatımın daha geride kalmasını sağlıyor. Okuma vb konular da yine görme kalitesiyle diğer her türlü soyut açıklamadan çok daha ilgili. 

Farkındalıklar ilişkilerimi doğal biçimde dans eder gibi yaşamamı engelledi. Anda olacakları, karşı tarafın olaylara tepkisini, olayların sonrasını istemeden de olsa içimde oynattım. Gerçekler paralel gittikçe üzüldüm. İnancım azaldı. Hayal gücüm ise çocukluktan yadigar o uzaklara gitme düşü ve görsel/bedensel hazlara düşkünlüğüme güvendiğimden bir miktar da olsa yaşadı. 

Son olay, bendeki o "doğal" a çizik attığı için hayallerin de üzerine kocaman bir soru işareti çizdi. 

Neyse, sonuca geleyim. 

****

İçimde bir tür isyan hakim. Tüm farkındalıklara ve hayatın sanki bu iç savaş yokmuş gibi bu düzeni bana kabul ettirmesine karşı bir şeyleri ateşe verme duygusu. 

Dışımda gamsız bir rasyonel hüküm sürse de içimdeki bu savaştaki bu düşsüz kalmışlığım beni aslında tüketiyor. Bu anlamsızlığın ortasında uyuyup uyanıp sadece yemek yiyorum. Aradığım cevabı bulamıyorum. 

Yazacağım kısa ikinci kitabı "anarşi" duygusu üzerine yazarken bir yandan da kendime hayaller edinmeye çalışacağım. Kitabı yazmam nasıl bir araç ise; bu çaba da öyle. Asıl ulaşmak istediğim bir tür yeni düş ve amaç edinmek. 

Farkındalıklarım bir tür hapishane. Bir an iyi hissediyor olsam dönüp ortamın ışık seviyesine dikkat ediyorum. Zamanın ritmini dans eder gibi yaşamak isterken; sürekli an bölünüyor. 

İnsanlarla farklı zamanları konuştum fakat 1 aydan kısa bir sürede bir çıkış yaratmak istiyorum. 

Kitabın duygu yanı ağır basacak olsa da; özellikle toplumsal düşünce saçmalığının ikiyüzlülüğüne de elime fırsat geçmişken bir kaç tokat vurmak istiyorum. Toplum normlarını kılavuz alıp bireysel düşünce cesaretinden yoksun olanların baskıladığı "dışta kalanlar"a yer vermek istiyorum. Hayallerini gerçekleştirmek için escortluk yapan bir kızı yazmak istiyorum mesela. İşini sevmeden yapan milyonlarca çalışandan hiçbir farkı olmadığını ve piramitteki yerinden fazlasını istediği için ona layık görülen yalnızlığının ne denli korkakça bir linç olduğunu yazacağım. 

Şimdi akılda çalan bir müzik...
Yarın yazmaya başlıyorum. 







insan ne ile, ne için yaşar?

İçimdeki o boşluktur esas olan. 

Saatlerce yalnızlık dokuyup bir saniyede sildiğim sayfalar değil. 

Bir dünya akşamını tek bir ışık sızmasında yaşamayı bırakan yalnızlığım 


Duygular, düşünce ve inançlarımıza biçtiğimiz etiketlerdir. İnançlar ve düşünceleri arzular; arzuları hayaller belirler. Gerçek çok daha basit, içi boş ve yalnızdır. 


insan ne ile, ne için yaşar? 


düşüncelerimizin prangaları bizi özgürlükten alıkoyuyor. insan olduğu insanın esiri. hiçbir düşünceyi tamamen gömemiyorsun. yaşamda başına gelenler, seni olduran şeyler; seni belirliyor. ve sen tüm taşlarını varolmaktan ileri gelen hapishanende bir resim, ya da dışarıya açılan bir tünel düşüyle yaşıyorsun. 


görmek. duymak. dokunmak. tatmak. solumak. oyunun sana sunduğu kanallar. senin kanallara verdiğin öncelikler. hayatın taşları. kapkaranlık bir gecede eski bir resimden ibaretsin. eğer yaşamak biraz da hatırlamaksa. 


düşüncelerimde dolaşıyorum. düşlerimde görüyorum. 

annem dut ağacından inmem gerektiğini; yemek vaktinin geldiğini söylüyor. duyuyorum. 

hiç yaşanmamış bir anın bayram sofrasında bir çift göze bakıp sıcak çaya dokunuyorum. 

silivride denizin dibinden suya inen güneş ışınlarını izlerken soluğum bende saklı. kokusuz bir özgürlüğü yaşarken tünellerimde geziniyorum fark etmeden. 

sıcak başka bir dile dokunurken masadaki çerezlerin tadı geliyor ağzıma.


bir hiyerarşi yazıyorum. kralı benim belirlediğimi sanarken onu düşüremediğimi anlıyorum. 


bir karanlık hücreden denize, geçmişe bakıyorum. gelecek için bir ses.. tünellerden bir ses. 


her şeyin hiçbir şeye bu kadar yakın olduğunu hissetmek hem zorluyor beni; hem de özgürleştiriyor. 




roller, sesler

 İçimdeki bozgun büyüyordu 

Attila İlhan şiirlerinde en sevdiğim dizelerden biri bu. 

Buraya sık yazmaya başladıysam; dünyanın kendi gündemiyle aramın açıldığı sonucuna varmanız yanlış olmaz. Fakat aynı zamanda daha gerçek bir şey ile uğraşıyor gibi hissettiğim zamanlar da burada olduğum vakitler.

Dünyada bana yeni bir şey anlatabilecek sesleri, yüzleri arıyorum. Tanıdık konular, işler; bende artık olmadığından şüphelenmeye başladığım cevabı vermekten uzak gibi duruyor. 

Başkalarının hayallerinden onları çok kırmadan; mümkünse çok da heveslendirmeden uzaklaşmaya çalışıyorum. İnsanlar benim donanımıma bakıp bana "yapabileceğim" bir rol biçiyor. Oysa hayallerimizin arasındaki farklar her şeyden önemli. 

İçimde süregelen, o benim kendi iç savaşımda bana destek kuvvet ya da silah olacağını umduğum o cevap, yeni bir bakış açısı, yeni bir beslenme kanalı...artık neyse....o arayış; benim bugünümün en geniş açıdan özetidir. 

Dünyadan uzak durmaya çalışmak ve aslında sisteme verdiğin her tavizde senden yavaş yavaş alınmaya başladığını fark ettiğin özgürlüğünü korumaya çalışmak; bu dünyanın insani açıdan hayli zorlu; tuhaf biçimde başka insanları kırmak zorunda kaldığın işlerinden biri. 

Yazmayı bıraktığımda daha yalnız hissediyorum. İnsanın kendi sesinin ona arkadaşlık edebilmesi trajikomik kategori altında vitrin bulan güzel bir müzik. 




Herhangi Bir Akşam

20 dakikalık bir yazı, sarj bitmeden. 

Babaanne evinde karanlık odada yatağımdayım. İçeride masterchef izliyorlar. Villakentteki evdeki sadece kendi gerçeklerimden oluşan sessizliktense insanların her şeye rağmen suda yüzmeye devam eder gibi gelen rutinlerinin etrafımda olmasını seviyorum. Aklıma masumiyet müzesinde ana karakterin Füsun'un evine sadece atıl kalan bir zamanda oturmak için gidip öylece zamana sadece varolarak karışması geliyor. O kitabı okurken kendi iç savaşım bu hali almamıştı ama yine de oradaki o anlamsız gibi görünen neredeyse zamanın somut bir hale büründüğü o ritüel anlatımında müthiş bir huzur duyduğumu düşünmüştüm. Hatta sadece o havada asıl kalan ve kabullenilmiş zaman duygusu için dahi kitabı tekrardan okuyasım var. Okumayacağım aşikar.

Sağ gözüm bugün de dün de ağrıdı. Astigmat ağrısı gibi duruyor. Yine de canımı o gece lambalardan saçılan ışık ya da görsel tereddütler kadar sıkmıyor bu. Hayatımda askerlik harici hep uykuyla arası uzak biri oldum. Bundan sonra daha barışık oluruz. Ağrı dediğin şeyi küçümsediğim yok ama en azından ayağına vuran bir ayakkabıyı çıkardığında duyduğun ferahlık gibi bir hissi de yaşıyor olacağım ara sıra. 

Yorgunluk mu desem başka şey mi bir şeyler var içimde. Bu yeni halime alışamadım. Düşünen halimden çok canım sıkılıyor. Bir ilaç olsa o sürekli analiz, tespit peşinde; gerçek ve somut olanın peşinde olan halimi uyutsam; o içimdeki daha hayvansı ama çocuksu halimi çıkarıp dışarı salsam; alabildiğine koşsa. Düşünmese, düşünmesek. 

Kitaba ikinci kısımdan bahsederdim de benim bile şu an özelinde pek umrumda değil. Açık pencereden ağrısı dinmiş gözümün yan tarafına şakağa doğru esen hafif akşam rüzgarı tüm gelecek planlarımdan daha keyifli ve gerçek. 

Kitaba dair ne söyleyeyim. Şiddet, kaos, anarşi. Ve müzik. Becerebilirsem müzik duygusuna yakın bir ton kovalamak istiyorum. Düşüncenin o içi anlamlı dışı çirkin ve sıkıcı yapısını ekarte edebildiğim zamanlarda sanki dans eder gibi cümleler aksın. Kaos duygusunu bir müzik besteler gibi yazabilmek istiyorum. Anarşi duygusunu bir cam patlama anı gibi. Ki en iyi bildiğim; dışarıda herkesin her şey normalmiş gibi yaparken içimdeki o tezat ruh haline en çok uyan o camın patlamaya hazır hali. 

Babaannem namazını kılmak için odasına giderken yan odanın ışığını açtı. O karanlığın verdiği huzurdan bir parça eksildi gibi. Ya da değişti belki ama bana tüm değişimler eksilme gibi geliyor. Bak yine ağrı bile uyanıyor hatta. 

Ah Estella. Ah eskiler diyecektim ki rüzgar tekrar esti. 
Burada bırakalım. 

Artık bir tür huzur edinmenin yolunu bul. Kendinden, hırslarından, geçmişinden ve mahkemelerinden arın çocuk. Sonbahar kapımızda. 

18 dakika olmuş. Şarj da bitiyor. Kafi. 


Kitap - İkinci Bölüm (Yabancı)

 Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz. 

Sabah yoldayken aklımda bu söz vardı. 2 yıl önce tam da bu aylarda yazdığım kısa kitaba ikinci bir bölüm yazma düşüncemi tartıyordum.  

2.bölümün ismini arabanın camından bana bakan kendi yüzüme bakıp koydum: Yabancı

****

Benim içyüzüm oldukça basittir. Aklımda çözemediğim bir durum olduğunda yemek yerim. 

İzmir sonrası ortaokulda yalnız ve mutsuzdum. Sonra bir tür hayal kurdum sanırım ve 2 aydan az bir sürede 23 kilo verdim. Master sürecinde yine planlarım bozulduğunda tren raydan çıkmıştı. İzmir'e geldim. Aklımdakileri kitaba döküp; yani bir nevi tavanarası temizliği yapıp; sağlığımı da düzelterek beyaz sayfa hayali kurdum. Bu kez 33 kilo verdim. Planladığım gibi vücudumu da sanki o kötü dönem hiç yaşanmamış gibi sağlıklı bir görüntüde geri aldım. 

Bir daha bu eve döneceğimi hiç düşünmemiştim. 

****

En son vuran dalganın ne olduğunu buraya yazmıştım; tekrarlamayacağım. 

Fakat bu süreçte aldığım kilo 40'ı aştı. 1 yıldan az bir sürede oldu bu. 

Öncekiler gibi değil bu kez. Ben aynı değilim (bu kısım uzun; şimdi yazmayacağım). O nedenle de yazı başında yazdığım aynı nehir kısmı bence taca çıkıyor. Hem çıkmasa dahi, aynı nehirde ikinci kez boğulan bir ahmağın ikinci kez yıkanmayı denemesinde bence bir sıkıntı yok. 

**** 

Ne yaparsam yapayım "tam bir beyaz sayfa" açamayacağım; sorun ettiğim şeyi tamamen düzeltemeyeceğim fikri beni motivasyondan alıkoyuyor. 

O kendimden çıkaramadığım ya tam ya hiç arzusu; benim en büyük düşmanım olduğu gibi aynı zamanda da yakıtımmış; onu anladım. 

Bu ruhsuz diyebileceğim halin tek tartışılır artısı; outlier olmada hissettiğim hüzünlü ama doğal de bir tür kabulleniş hissi. Bir cafede insanları izlerken; gün içinde olanları düşünürken; geçmişi ve geleceği yaşarken müthiş ve tanışık olmadığım bir kayıtsızlıktayım. 

**** 

Düşmanları yok edemiyorsak onlarla yaşamanın bir yolunu icat etmemiz gerekir.  

Benim de icadım yazmak. 

Master sürecinin aklımda bıraktığı tortulardan Finlandiya çıktı. Çok isteyerek dünyaya getirilmiş bir evlat değildi; fakat aldığım yaradan bir doğum biçtim ona. Çünkü dış dünyanın tüm gürültüsüne rağmen benim gerçeğim oydu. 

**** 

İtiraf edecek olursam 2 yıl önceye göre daha hayatın içinde (iş güç); fakat yaşamak hissinden daha kopuğum. 

O zamanlar yazmaya dair tereddütüm vardı. İyi yazıp yazamamak da bu tereddüte dahildi. Şimdi ise hem ne yaptığımı daha iyi biliyor olacağım; hem de dış sesler kulağıma daha çok geliyor olsa da ben onları aslında daha az duyuyorum; içime daha konsantre, daha yalnızım..

Kitaba dair tek tahminim; muhtemelen ilk bölüme göre daha yalnız bir hikayeyi daha sert bir tonda ifade edeceği. 

****

Kendimle yaşamak; sürekli daha doğrusunun / daha mükemmelinin nasıl olacağını aklımın içinde fısıldayan o ses ve beklentiyle yaşamak; başlı başına zor bir iş benim için. 

Bu kez sahilde yürürken aklıma gelenleri yazıya dökebilmek için atlayıp eve gelme lüksüm yok. Zaten sahillerle aramız da eskisi gibi anlamlı değil. 

****

Yazacağım ikinci bölüme herhangi bir anlamsal yük bindirmedim. Yazmak hayatın alternatifi olamaz.

Daha çok yaşam devam ettikçe anlattığımız hikayelerin eksik kalmaya başladığı düşüncem kararımda etken. Önümdeki süreç ve çabam; o eksik kalanı tamamlamak gibi düşünülebilir. 

Kendi odamda oturup tanrıcılık mı oynuyorum? Tanrı işini bu kadar dandik yaparken makul bir seçim olurdu ama çıkış noktam pek de o değil.

Daha çok içimden ne geliyorsa; şu hayatta yapmaya değer seviyede neyi görüyorsam onu yapıyorum. Bu da benim yaşam algım. 







Sırça Köşk, Sırça Fanus

Bu ay sonuna dek mavişehir/bostanlı civarında bir 1+1 bulup taşınıyorum. Şu anda bulunduğum ev en az benim kadar dağınık. Kıyafetlerin en az 3te2'sini bir yerlere bağışlayacağım. 

Hayatta net biçimde yanıldığım belki de tek şey oldu. 2 yıl önce kendimi toparlayıp o depresyondan yadigar kiloyu verdiğimde bir daha asla önceki noktaya dönmeyeceğimi söylemiştim. Büyük konuşmak konusunda kendime ayar çekip durduğumdan olağanüstü bir durum hariç diye eklemiştim ama itiraf etmek gerekirse aklımdan geçen sevdiğim bir insanın ya da kendimin adil olmayan (trafik kazası vs) biçimde zarar gördüğü bir senaryo vb. idi.

Bir arkadaşım yeme bozukluğumu sende dopamin bağımlılığı var diye değerlendirmişti. Belki bir parçası öyledir. Benim ise geçmişe baktığımda daha çok gözlemlediğim şey bir konunun içinden çıkamadığımda; ya da umutsuzluğu kıramadığımda yemeğe sarılmak gibi tepkisel bir davranış. Keza o son büyük kilo verme hikayesinde de takıldığım konulara dair iç mahkemelerimde iyi kötü bir sonuca varmış ve daha umutlu olmak için kendime bir yol bulduğumu düşündükten sonra süreci başlatabilmiştim. 

Bu son konunun beni öncekinden farklı olarak kırdığı yerleri görebiliyorum. En basit olanı da finlandiya sürecine gelecekte alternatif bir mutluluk yaratmanın düşünü kurmak daha kolaydı. Çünkü kıyas yapmaya gerek duymayacağım senaryolar mümkündü. Bu göz takıntısında ise hangi senaryoyu kurarsam kurayım "eski halim" olsa o senaryodan daha iyi tat alırdı cevabı öne çıkıyor. 


****

Astigmatla sağ gözdeki operasyon sonrası beliren kısmi göz kapağı düşüklüğü (ptosis) nün birbirine hizmet ettiğini düşünüyorum. Birbirinin hem nedeni hem sonucu gibiler. Gece yolda gelirken gözlerimi tam açtığımda o ışık saçılmaları bile son bulabiliyor. 

Olayın beni daha çok ilgilendiren kısmı benim dünyayı gördüğüm boyutu ama modern çağ narcissusu bir kimlik olarak o ufak kapak düşüklüğünün dışarının beni görmesinde de yarattığı defodan rahatsızım. İki boyut vardiyalı çalışan gibi zaman zaman diğerinin yerini alıp ön plana çıkıyor. 

Düşmanlar neler? Hangilerine hedef almam/savaş açmam daha doğru ve yapıcı ?

Mükemmeliyetçilik? Evet o kısmı halledebilsek psikolojik olarak büyük rahatlama vereceği doğru. O eksi puana bakmadan eldeki birçok puanı sevmeyi öğrensem ? En doğru düşman seçimi bu biliyorum ama karakterim en azından bir istikrarlı bir biçimde bu savaşı kazanmama pek olanak vermiyor. Bütün özlü sözler kayıp vermişlerin boş tesellisi gibi geliyor. 

Üzerinde beş obje olan bir masada ortadaki objeye baktığınızı düşünün. İşte o kaşı yükseltip astigmatı büyük oranda elediğimizde en dışta kalan objeler de bir tık daha belirgin. Yine out of focus ama daha yerli yerinde; sanki daha sabit. Belki başka biri için minör bir durum sayılabilir ama farkındalık yakamı bırakmıyor. 

Güneş gözlüğü ve akşamları neden daha iyi; duvardaki resmin çerçevesi muntazam biçimde daha sabit; sanki algılanan görüş alanı daha geniş? Çünkü ışık daha az; yanlış kırılma daha az sorun. Üstelik detay daha az. Özellikle gözlük hususunda kontrast sensitivite de etkendir. Bir de gözbebeğinin karanlıkta büyümesi mevzusu var; ondan da farklı teorilerim var. Hem engellenen alan yüzdesi hem başka şeylere dair. 

Adalet? Benim hayattaki kırılma noktam sanırım bu olduğu için bu konu tabi ki üzüyor. İşini muntazam yapamadığını düşündüğüm doktor ya da o sabitleyiciyi ikinciye takan kız vs. hangisiyse bir bedel ödemiyor. Evet annemin senelerdir tekrarlaması sonucu kendimi o doktor karşısında bulmuştum ama doktor da operasyonu gerçekten bahçeye çiçek toplamaya çıkacakmışız gibi aktardı ikna ederken. 

Sağlık vb. konularda pazarlamanın belki de kısıtlanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu oyununun abcsini hasta biliyor olmuyor. Sonradan gittiğim başka bir doktor kontrast sensitivite üzerine soru sorduğumda bu operasyonlardan sonra evet olabiliyor ama 5 küsür numara miyopun düzeltiliyor. Getirdiğinin yanında götürdüğü çok az; şükret; tüm aileme de ben bundan yaptım diye azarlamıştı. Olay şu ki; herkesin o takasa dair görüşü farklı olabilir. Olay sadece gözlüklerden kurtulun reklamı yapmak olmamalı. İnsanların empatiden oldukça yoksun olduğunu o gibi konuşmalarda tekrar tekrar hissediyorum. 


****

İşte kurtulmak istediğim hallerden biri şu yukarıdaki halim. Ptosis, astigmati sensitivite vs. vs. Çıkış yolları; teselliler o bu; üstelik oldukça ana göre yelkeni dolan ya da duvardan düşen ve sadece somut şeylerle alakalı birisiyim. Buraya bin tane "soyut, umutlu" şey yazsam yarın bir anın ortasında olayın 5% değil benim gibi bir insan için 50% etkisi olduğuna kanaat getirip yine bozulacağım. 

Ne yapmalıyım o zaman? Düşünerek kendimi yenmek; karakterime de uygun tek bildiğim yol. Ama takım son 300 günün belk 290'ında farklı kaybetti. Tamam düşünelim; mükemmeliyetçi olmayalım; dünyada olmayan üstelik geçmiş içeren adaleti aramayalım vs diyelim. Ama nasıl olacak? 

Bakın kendimi unutsam olur. Tüm bu düşünceleri, farkındalıkları, bilgileri. Savaşacak bir şey kalmaz çünkü. 

Hayır, pek çözüme yakın değiliz. Bahis olsa oynamam. Kendimi Barbara Palvin ya da Ana de Armas'la harika bir plajda (sabah) tatilde düşündüm şimdi. Bir insan daha ne isteyebilir ki diye kendime sorduğum an eski halin bir tık daha fazla keyif alabilirdi vs düşüncesi aklıma gelecek. Anın keyfinden yine bu iç hapishane gibi olan düşüncelerime döneceğim. Tam bir israf. 

Son zamanlarda çocuk olmakta; yani hayal kurarak motivasyon oluşturmakta sıkıntı yaşamamı da şu yukarıdaki paragraf özetliyor. 


****

O nedenle biz yine yapabileceklerimize dönelim. 

Belki hafif konsanstrasyon skill'i düşürüyordur ama iş anlamda uzun yazı okuma içermeyen tüm işleri yapıyorum. Uzun yazıda bence astigmat etki ettiği için daha kolay soğuyorum ama sonuçta yakın zamanda kendi yazdığım kitabı editlememe engel olmadı. Olay tekrar aynı şey yani; GOAT olacak o kusursuzluk kesinlikle uzak ama isteyip çalıştığında topu potaya ortalama bir basketbolcu kadar hala atabiliyorum. 

Kafamdaki hooklardan uzaklaşmam gerekiyor.  Gerekiyor ama zorluyor. 

Yalnızlık ve keyif açısından fiyat performansı karşılamayan birine evrildim. O nedenle para biriktirmek ve topu yarına atmak. Mantık bunu söylüyor. 

Evin bütün odalarına ayrı ayrı dağılmışım. Bir an önce kafamın ve eşyalarımın sadeleşmesi gerekiyor. Bu eve; bu dağınıklık ve yalnızlık haline; akşam yolda ışık vs takarak geldiğimde umutlu bir mood iki akşam bulabilsem üçüncü akşam yine düşerim. Bu düzen o nedenle değişmeli; ki değişecek başta dediğim gibi. 

Pesketaryen olayım diyorum. Dışarıda basic şeyler dışında hiçbir şey tüketmemeyim. Uç hedefler koymak istiyorum çünkü bende motivasyon sadece öyle çalışıyor. Kiloyu versek kıyafet olarak da rahatlanır vs. Aslında bu alanlarda hamlelerin olumlu getirileri straightforward ama işte daha önce sorunu kafada tam çözemeden yemek konusunda hiçbir zaman olumlu istikrar göstermedim. O nedenle geçmiş veri benim bu paragrafa dair kesin konuşmama engel. 

Yine de yarın sabahtan itibaren bir şeyler deneyeceğim. 


****

Bu son olay, bu son yıl beni toprağın altına gömmüş kadar düş kabiliyetimi, an sevgimi, hatta özgüvenimi...gerçekten vurdu. 

Ve ben, küçüklüğümden beri ufak bir sökükten yorganı yakmaktan sabıkalı ben; yine potansiyeli kaçıracağım diye üzülürken tüm treni kaçırıyorum. 

Evin nefret ettiğim bahçesini sulayacağım birazdan. 

O kadar her şeyin ortasında garip bir histeyim ki; size dahi anlatamam. 

Bu kadar anlamsız gelmemişti. Daha doğrusu anlamsız demeyelim. Çünkü insanların neye, neden anlam verdiğini ve yaşamı sevdiğini anlayıp görebiliyorum. Sadece ben hiç bu kadar kopuk ve uzak hissetmemiştim. 

Başta aile benim için uğraşan insanlar var. Otoban kenarına arabayı çektik; sanki herkes arada biraz itekliyor. Onlara bakıp kendimi zorluyorum. Mutlu olmam bir tür zorunluluk; neredeyse borç. 

Eskiden olsa borcu ödeyemiyorum diye de üzülürdüm. Şimdi öyle değil; çünkü tüm bu dağınıklığa rağmen; hatta boşvermişliklerime rağmen ben elimden geleni yapıyorum. Ne kadar oluru bilemem. Oyunu bırakma izni bana verilmedi. Geriye dönemiyoruz. Böyle böyle yol üzerinde cevaplar bulacağım. 

Yalnız açık söyleyeyim bir gün bir cevap bulursam; bulduğumda ilk iş dönüp bu arabayı baştan sonra parçalayacağımBu kadar kırılganlık, küçük büyük her kusurda arıza vermeler, yaşamdan bana çektirdiğin tüm anı kaçıran farkındalıklarından dolayı; al bu hediyen diyeceğim. Seni anlıyorum, seviyorum da; ama seninle şu hayatta tüm bu düşünsel yolculuktan ve kıllıklarından nefret ediyorum. 

Arabanın beyni varsa elimdeki odunu işte tam oraya vuracağım. Bozulmasın; dümdüz sadece camlar açık gitsin yolunu. Bir gün cevap... Neyse umut için yazmadım. Sadece uzun zamandır arzusunu kurduğum akşam çökmeden yazabilme şansım olduğu için yazdım bu yazıyı. Cumartesi. 


Pinot

Maya: "Why are you so in to Pinot? I mean, it's like a thing with you."

 

Miles Raymond: "I don't know, I don't know. It's a hard grape to grow, as you know. Right? It's thin-skinned, temperamental, ripens early. It's not a survivor like Cabernet, which can just grow anywhere and thrive even when it's neglected. No, Pinot needs constant care and attention. You know? And in fact it can only grow in these really specific, little, tucked away corners of the world. And, and only the most patient and nurturing of growers can do it, really. Only somebody who really takes the time to understand Pinot's potential can then coax it into its fullest expression. Then, I mean, oh its flavors, they're just the most haunting and brilliant and thrilling and subtle and... ancient on the planet."

(Sideways) 


Saat 7.10. Hava kaçta kararır tam bilmiyorum ama 8'e kadar yazacağım. Ondan sonrası riskli. 



****



Bugün bir dergide okudum. Kendim dışı her şeyi ararken yine kendimi buldum diye yazmış yazar. 

Sözü sevdim; insani farkındalıklar hoşuma gidiyor . Benim durumum ise sözden oldukça uzak. Ben kendimle bir tür hayat arkadaşlığı yaparken oyunum bozuldu demeli. 

Geçmişe baktığımda hem çok sayıda ve bazen içimi delercesine büyük gelen pişmanlıklarım var hem de her şey aslında yerli yerinde gibi geliyor. Çok daha fazlaca yaşamaya engel benim karakterim oldu ama yaşanmış kısımları da yine ben olduğum için dolu dolu yaşadım. 

İnanın çabalıyorum. Daha çok ötekiler gibi olmaya. İstediğini elde edemediği zamanlarda bir tık altına kanaat etmeye. Bazı görünür yüzeysellikleri veya olmayacakları görmezden gelip suya atlayıp durmaya. Ama olmuyor; hiçbir şey hissetmiyorum. Tam hissedemediğim anların, insanların, işlerin hiçbirini yaşamamayı seçiyorum ve galiba buna dair bir eksiklik hissim de yok. 

Bana bir cafede oturup geçmişte olanları, yarının korkularını, planlarını ya da şimdilerde eksik olsam da düşlerini düşünmek daha gerçek ve anlamlı geliyor. Beğenmeyeceğimi bildiğim fimlere girmemek gibi bir şey. Aradığım cevabın sadece kendimde bulacağım bir damar ucunda, bir düşünce peşinde olacağını adım gibi biliyorum. 

****

Sağ göz 0.75 astigmat 30 derece de aksi var. Operasyon öncesi 1.75 civarıydı ama aksi 10 dereceydi. 

Bugün işte biraz uzun bir süre konsantre olunca hafif ağrıdı; kendini anımsattı. Işığın ve detayın fazla yakalanabildiği ortamlarda sürekli ne kadar kaçırıyorum hissi var. Güneş gözlüğü sorunu hallediyor. Loş ışıklar hallediyor. Astigmat gözlüğü biraz ağrıtsa da daha düzgün bir hal veriyor. 0.75 lens kartımı ise sonraya saklıyorum. 

Beni ben yapan bir şeye dokunulmasının bu kadar korkunç bir etki yaratabileceğini ben de öngörmedim. O sabahları, yolculukları, manzaraları aşırı seven; kadın vücuduna normalden de çok tapan beni farklı kılan şeyse değişen... Etken olduğunu düşünüyorum. Bir nevi dış etkiyle yaşlanmak gibi. Zaten çizdirme operasyonları da bir tür katarakt ameliyatı. 

Bizim yaşlandıkça daha çok maneviyat ve bir takım başka anlamlara yönelmemiz belki de tamamen vücutta somut yaşlanmaların sonucudur. Yani bilgelik ya da doymuşluk değil de belki de gözlerimiz daha az gördüğü ve hormonlar düştüğü için anlam kapısını çalıyoruz ve buna başka adlar veriyoruz. 

****

Cafede otururken anın akışından çıkıp düşünceme karıştım. 2 yıl önce kitabı yazma aşamasında tanıdığım güzel yüzlü ama kendinin farkında ve hırslı olan o kız artık benim de yeni uğrak adresim olan bu yeni cafede çalışıyordu. Gözlere bakmaktan artık biraz çekiniyorum. O nedenle ona da masaya kahvemi koyarken pek bakamadım. 

Gözlüklü entel bir tip olabilirim aslında. A Good Year filminde Russell Crowe gibi. Baya kilo versem. O halim de iyi iş yapar. Ama gözlüksüz daha iyi değil miydim? 

Olay o 10 dereceyle 30 derece kısmına geliyor işte. Astigmat tam yok edilememesi değil benim için aslında konu. O adil. Çünkü bende de vardı. Negatif etkisi olan o açı değişimi canımı sıkan.

Bütün dünya bir anda yok olsa iyi hissedebilirim. Bu son konu hariç; geçmişe dair bildiklerimin değişmemesi şartıyla; tüm geçmişimle barışığım. Ve galiba hissiyatım onlara artık herhangi bir şey hissetmek için bile çok uzak olduğum. 

Evin şu andaki bu loş ışık altındaki görüntüsünü; detaysızlığında geçici bir huzur buluyorum.  
Saat 19.38

****

Burhan Altınop'un dediği gibi ben iç dünyasında yaşayan birisiyim :)

Bugün dahil; elimde kalan en büyük özgürlük belki de odur. 

Dışarıdan yalnız biri olarak görülüyorum. Bence pek de değil. Ben insanlarla olan konuşmalarımı, hesaplaşmalarımı, arkadaşlıklarımı, hatta sevgililiklerimi onlara ihtiyaç duymadan sürdürüyorum. 

Bende mevsimler kendi içinde başlayıp bitiyor; gerçeklerden ve zamandan bağımsız. 

Kendi içinde en dramatik yazılmış ayrılık konseptlerini de, ilkleri ve sonları da, kendini tam ve ölmeye hazır hissettiğin; ana tamamen karışıp ona hükmettiğin sevişmeleri de yaşadım. Yani hiçbirinin tekrarında o kadar da gözüm yok. Benim nazarımda uzun yıllar gerekmez yaşamaya; tam yaşamak esastır. Zaten bize kalan anılar; geçer akça yaşam parçaları da onlardır. Birbirini tekrar eden çok sevmeler, çektiğin bir filme atanır gibi etiketlenen ruh eşleri hiçbir zaman ilgimi çekmedi. 

Saat 19.45. Hava oldukça karardı. 

****

Endişelerim var. Aslında sadece manzaralar, başka şehirler ve güzel kadınları sabah ışığında maksimum göremeyince ne kadar eksileceğim endişesi bu. Hatta güneş gözlüğü ve astigmat gözlüğünü eklersek manzalar da toparlanır; olay gün ışığında cinsellik kadar trajikomik ve kısıtlı bir noktaya kadar iner. 

Evet 0.75 ve 30 derece. Başkası farkeder miydi onu bile bilmem. Ama lanet olsun ki bilgi ve farkındalık çağındayız. Ve her türlü inanç ve rahatlatıcı kabul (teselli) bu çağda tehdit ve tehlike altında. 

Saat ilerliyor. Sona geliyorum. 

Adil değil hiçbir şey. Hiçbir zaman da olmadı. O nedenle genelde yalnızlığı seçtim. Grup çalışmalarını adil bulmadım; sevmedim. Ama bir şekilde benim de yolum başka bir insanın muntazam yapmadığı işler nedeniyle etkilendi. Ve itiraf edeyim oldukça zayıf karnıma geldi. 

****

Elimde olan işe ve bir tür iş gibi bakacağım sabah yüzmesine iyice sarılacağım. Para kazanmaya, biriktirmeye odaklanacağım.5 yıl mı hedef koyalım 7 yıl mı? Endişem; çok sık biçimde gelen bunların hiçbirinin "tam" bir tamiri sağlamayacağı düşüncesinin kırdığı ve kıracağı motivasyon.  

Öbür yanda iş, para, bugüne kadar bildik yolu reddedişimin artık kendini hissettirmeye başladığı kazanılmış özgürlük hissi, hiçbir şeyi çok önemli bulmuyor olmamın artıları....aile vs vs. Bunlar aynı zamanda çoğu insandan daha avantajlı olduğum şeyler. 

Bir süre sadece bunlara odaklanıp o alanda güçlenmeye çalışacağım. Kendimi unutmam mümkün olmayacak ama şu anki circle'ımdan daha öte potansiyel hayaller ve iç istikrarı için o somut taşlara ihtiyacım var. 

Önceki bir yazıda anlatmıştım. Her an kırılmaya hazır, terkedilmeye hazır tahtalar üzerinde bir evde yaşıyormuşum gibi. Daha vazgeçilmesi zor, daha sağlam taşlar olmalı içimde. Ve bir gün tekrar eskisi gibi tekrar yollarda cevap aramak istersem o özgürlüğün biletleri. 

Yine de tüm bu 5 yıl ya da 7 yıllık biriktirme yolculuğunun içinde birkaç yeni kanal, benzin istasyonu, ne derseniz deyin; bir şeyleri ekstradan keşfedeceğime inanmak istiyorum. 

Her gün olmasa da her geçen ay, her geçen yıl belki küçük yüzdelerde olsa da benim neye karşı verdiğini bilmediğim bu savaşta kaybetmekten çok kazanmaya yaklaştığımı; ya da kendi içimde öyle hissettiğimi duyabilmek bu hayatın geri kalanı için en büyük arzum. 

Saat 20.05


























Yazmaktan Ötesi

Burayı okuyan bir avuç insan kaldı. 

Kendimi biliyorum. Günlerimi yaşarken ezberlediğim bir tiyatro oyununu izliyor gibiyim. 

Küçük insanların büyük insan ihtiyacını karşılamak için bomboş insanları baştacı ettiği bir ülkenin, hatta dünyanın bu zaman dilimindeki insanlarından birisiyim. 

Mutlu biri olduğum söylenemez. Son bir yıldır öfkeliyim; ve birkaç duygu daha. Kendi fikrim dahi olmayan göz çizdirme operasyonundan sonra özellikle sağ gözde kalan astigmat benim olduğum insan için korkunç bir hal doğurdu.

Finlandiya mutsuzluğu sonrası umutla verdiğim yaklaşık 35 kiloyu fazlasıyla o korkunç son yılda geri aldım. Fakat bu konuda bir endişem yok. Dolaştığım kıyıları düşününce bu çok basit bir problem olarak kaldı. 

Gece çöktüğünde normalde yazmayı bırakıyorum. Karanlık beni her zaman umutsuz kılmıştır. Ama bugün yazmak zorundayım. 

Yarın sabah erken uyanıp spora yüzmeye gideceğim. Sonra atanmış işime tüm konsantrasyonumu ve olan iştahımın maksimumunu vermeye çabalayacağım. Çıkışta yine biraz spor. Günün geri kalanında film ya da dizi. 

Bu yazıdan sonra tüm kıyafetlerimi toplayacak ve bana olan üç beş taneyi belirleyip gerisini bir odaya kapatacağım. Kendime bir anayasa değilse de bir emir listesi yazacağım. Bu kez olacağına inanıyorum. Kendimle aynı taraftayız. Bugüne kadar olduğu haliyle olmayacağı aşikar. 

Hiçbir şeyi yarım yapamıyorum. Yaşamayı da işi de. Bu yukarıda değindiğim kırgınlık/kızgınlık halinin beni temel sarstığı noktalardan biri ne yaparsam yapayım her şeyi "tamamen" düzeltemeyeceğim düşüncesi, burukluğu. Kafamda o belki de bir ufak tahta eksik olacak geleceği kabullenmekte; ona dair bir hayal oluşturmakta sıkıntım var. Ve bu durum; beni hayata sarılmaktan alıkoyuyor. 

Görmemin bir tık konsantrasyon eksikliğine açık hale geldiğini görmem aynı zamanda işimi de iyi yapabilir miyim endişesine yol açmıştı. Fakat kısa sürede gözlemlediğim minimum yeterlilik için ihtiyaç duyulan seviyenin pek de matah olmadığı. Burada yalnızız. Açıkça söylebilirim. İnsanların çoğunluğu gerçekten çok sınırlı ve yetersiz düşünüyor. Benim kendi potansiyelimin çok daha altındaki hali toplum ölçütlerine göre iyi bir takımda iş yapabilir. 

Evet yapar değil yapabilir. 

Hayatımda daha önce hiç olmadığım bir yerdeyim. Genelde hayatımda boşluklar olduğunda anılarla oynamayı severdim. Onlara geri dönmek için değil; daha çok elimdeki oyundan daha değerli olduklarını düşündüğüm için. Fakat uzun bir süredir hayatımda ilk kez sadece kendimleyim. Hiçbir eski kız arkadaşa dair bir konu gelip bana dokunmuyor. Herhangi bir duygulu şarkıda aklıma başka bir insan gelmiyor. Sanırım kendi içimde büyüyen derde o kadar kapıldım ki gözüm başka bir şeyi görmemeye başladı. 

Bu yazıyı yazdığım ve pek de sevmediğimi her fırsatta söylediğim evle sanırım benzeşiyoruz. Benim çocukluğumda alındı. Buraya sığmayacak; yazsam da size bir şey ifade etmeyecek bin türlü metafor. Ve bugün ben; yanımda yarından itibaren tek başıma arkadaş edinmeyeceğim şarap şişem; üstelik karanlığa rağmen; tekrar hayal kurmayı, hayale dair ne yapabilirim diye düşünmeyi hatırlamaya çalışıyorum. 

O kadar zayıfım ki aslında. Ufak bir ışık noktasından çizgi halinde yansıyan ışık bana astigmatı hatırlatıp beni tekrar yere düşürüyor. Şimdi bile. İşte yine içimde o öfkevari his. Bunu hak etmedim düşüncesi. Çoğu insandan daha çok kendimle barış için emek harcamıştım. Gerekli mutsuzlukları da çekmiştim. Şimdi böyle saçmasapan ve çaresizce sınanmak bana çok ucuz ve bel altı vurulmak gibi geliyor. 

Böyle anlarda başka bir insanın ihtiyacını duyuyorum. Öyle bir insanı kafamda canlandırabildiğimi söyleyemem. Bir ihtiyaç nedenli bir insanı arzulamayı da bencilce bulurum. Ama durum bu. Yalnızlıkla artık birbirini gördüğünde içinde bir endişe uyanan iki eski sevgili gibi olduk. 

Yaşamakta bile zorlanırken, bu kadar kendim doluyken öteki bir insan düşüncesi her zamankinden uzak. Öyle bir insan olsa dahi; ona anın içinde ansızın kırılmayı nasıl anlatırım. O bana nasıl iyi gelir; ben ona ne sunabilirim? Üstelik ukalaca tekrar yazacağım; insanların çoğunluğu zaman ayırılması israf olacak seviyede boş küme. 

Gelecek ay taşınacağım gibi duruyor. Hayattaki tüm olmamışlıkları uzun süredir yemek yemekten çıkarmış herhangi bir insan gibi tabi ki maddi tekerim patlak. Hatta kişisel tarihim açısından en dip noktadayım. Ama ben düzelsem; toparlanabilir şeyler bunlar. Bunlar sonuçlar. Sonuçlar nedenler düzeldiğinde düzelir. 

Akşam ilerliyor ve bundan hoşlanmıyorum. Ne çok anlatacak şey vardı ve ben kelimelerde kıvraklığı, düşünsel gücü gittikçe yitirdiğimi hissediyorum

Sağlık, para, umutlu insan, daha az mükemmeliyetçilik, daha bağışlayıcı olma, dünyanın seviyesini kabul etme, ve yaşamak. Herkes gibi, inanarak. 

Yorgunum, daha aydınlık saatlerde daha umutlu; bazen hatta.. kırılgan da olsa coşkuluyum. O zamanlarda konuşalım. Yazmak da yeterli değil. Yazmak zamanın ritminde sanki atıl kalıyor. 

Şarabı bitirmeden 10 dakika gözleri kapayacağım. Sonra o yeni hayat işini yapacağız. Daha güzel senaryolar için zamanın içinde benim de yürümeye başlamam gerekli. 

Olmayan tanrı... Senin işini de ben yapıyorum. 


Bahçede Hanımeli

Buraya yazmayı haftalardır bekliyorum. 

Çoğu insana göre meşguliyetlerim 4'te1'dir fakat benim alıştığımın çok üzerinde. Hem zamanı ayarlayamıyorum hem de bir türlü yalnız kalamıyorum. Yalnızlıkla aramızdaki garip bir şey olmuş. Eskisi gibi pek de sevmiyorum onu; fakat yokluğunda da arıyorum. Diğer insanlarla olan iletişimim kendi içimdeki konuşmalara kıyasla daha az doyuruyor beni. Aslında mutluluk da vermeyen, tam da şu anda kavuştuğum o yalnızlık halimi özlüyorum diyemem ama arıyorum; ona ihtiyaç duyuyorum. 

Bir rutinin içinde bir yemeği tam da anlamadan yermiş gibi hissediyorum çokça kendimi. Cevapları bu kez kendi içimde bulamadığım için dışarıda aramaya çıktım; ve mantığa da uygun hamleler yapmaya çalışıyorum; ite kaka da olsa. Her şey bir yerinden tamam; bir yerinden sanki eksik. 

Aslında her küçük şeyin önemli olabilecek farklar yarattığının bilincinde ama hiçbir şeyi de pek de önemsemeyen bu yeni versiyonumla sanki bir ipin üzerinde birbirimizi tartıyoruz. Aklıma düşünceler geliyor; düşüncelerin içine dalıyorum. Dalarken aklımda ya bu düşünceler derinine ulaştığımda benim işime gelmeyen; aksine huzuruma savaş açacak şeyler olur mu diye tereddüt ediyorum. 

Her zamankinden daha fazla sorum ve tereddüdüm var. Fakat her zamankinden daha çok elimin tersiyle onları masada kenara çekip yemeğe yani hayatın gidişatına odaklanmaya çalışıyorum. 

İçimdeki o negatif taraf, o olanları adaletsiz bulan; isyankar, kırgın ve güvensiz taraf bir yerde otuyor; onu duyuyorum; onu kabullendim de. Bu astigmat mevzusu benim; kendi bilincimin de ötesinde güvendiğim doğama karşı güvensizlikte bıraktı. Sanki benim, beni özel veya insanlara göre daha güçlü yaptığına inandığım doğama zarar verilmiş gibi. Ve artık o her şeyi halleder diyemiyorum. Sanki içimde hep eski Doruk olsaydı cümlesi var ve olacak. 

İşte tam da o nedenle hayatta ilk kez bu denli başka insanlarda belki olan; bende olmayan anlamlara muhtacım. 

Kırıklarla baş etmeyi öğrenmeliyim. Çok da kötü gittik diyemem ama çok daha iyisine ihtiyaç var. Bende değişen yüzde 5 veya kaçsa o neyse onu geride bırakmalıyım. İçimdeki o ufak "ah" sesinden kaçarak veya korkarak olmuyor böyle yaşamak. 

Buraya eğer zaman olsaydı çok daha güzel, zengin, kendini anlatabilen yazılar yazabilirdim. Fakat şu an sadece şarap uykumu getirmeden bir şeyler karalamak oldu bu. İşte hayat da biraz buna benzedi son zamanlarda. Ama dediğim gibi eski, kendi başıma olan hücre halimde de bu kez cevap ya da çıkış kapısı yoktu. 

En uç düşünceler, en aklıselim haller, her şey normalmiş gibi yumuşakça hayata bakmalar, bir kibritle tüm dünyayı ateşe vermek isteyen ruh akşamları, bir trajedi mi bir komedi mi hikayesinin ortasında olduğuna karar veremediğim neredeyse her an.

Ne yapıyoruz ? İçmece mi? Cevap orada değil. Biliyorum bugün son. 

Yarın bu yetenekleri artık "eskisi gibi olmayacakmış" gibi hissettiğim halin en iyi malzemesi için onu elimden geldiğince sahiplenmeye tekrar çalışacağım. Spordur, ekonomi düzeltmedir, başka eve taşınmadır, yalnızlığı azaltmak; önceden sahip olmadığım cevapları keşfetmek. 

Öyle "mükemmel" ateşe veresim var ki içimde beni oluşturmuş tüm ruh hallerini ve beklentileri; hayata beyaz sayfa bir arkadaşla devam etmek için. Ama mümkün değil. 

Onun yerine yarın hafif terli biçimde odamda uyandıktan sonra kendimi duşa sürükleyeceğim. Yol bana iyi gelir diye hızlıca hazırlanacağım. Yolda güne erken başladığım için kendimi umutlandıracağım. Gün hengamesinde ufak takıntı ziyaretlerini savuşturarak anda kalmaya çalışacağım. 

Her geçen gün daha az gol yiyerek daha iyi bir tablo asmak. Ya da tablo asmak demeyelim. Romanda değiliz. Bu sonuna atlayamadığın; yüzde 90'ı; eğer kendinden kurtulabilirsen kendi kafanda olup biten bir parti. 

Yok yok. Yine de biz bir süre yalnızken içmeyelim. Anlam orada değil. Hem spor dedik. 

Başka bir hikaye kovalayan başka bir insana evrilebilmenin ilk adımları kendi anının realitelerini reddetmekle başlıyor. Lafın gelişi tuhaf diyecektim ama düşününce hayli mantıklı. 

Raftaki tüm maskelere :) 







Cumartesi / Yeni Oyun

Oyunu değiştiriyorum. 

Bugüne dek tek derdim kendimle oldu. Kendi geçmişimle, kullanılmamış potansiyelimle kıyaslar yaparak kendimi duvara vurdum durdum. Bu "yaşam algısına" aslında felsefi olarak bir itirazım da yok. Lakin, oyun kendime karşı oldukça ben bu oyunu kaybedeceğime ikna oldum. 

Operasyondan kalan mild astigmat bile benim kendi "eski potansiyelime" karşı bir dezavantaj oluşturuyor. Handikapın yüzdesi önemsiz; o var olduğu sürece hep o var olmasaydı "şu kadar (belirsiz bir %) daha iyi olabilirdim/yapabilirdim cümlesi içimde kalacak. Bu endişe, herhangi bir insanı dinlerken ya da bir şey araştırırken ilgim dağıldığında; bir manzaradan ya da ihtiraslı bir anın görüntüsünden eskisi kadar büyükçe beslenmediğimi düşündüğüm her anda bir kılıç gibi tepemde duracak. Eski halimi, eski potansiyelimi teorik olarak beat edemem. O somut parametrelerle benden daha "perfekt" bir potansiyel taşıyordu. 

Tüm bu takıntı vb. süreçlerde benim için temel paradoks şu oldu: en başta alt etmem gereken egom, benim aynı zamanda kılıcım ve beni olumlu anlamda da özel kılabilen yakıtım. Şimdi canımı yakıyor diye beni özel kılan şeyi karşıma almak beni tamamen desteksiz ve motivasyonsuz bırakmıştı. İşte o nedenle tarafları, yani oyunu değiştirme düşüncesine yöneldim. 

Çocukken araba kazası endişesiyle psikolog dolaşmış biri olarak ehliyet almaya gittiğimde kendime şöyle demiştim: insanların çoğu senden düşünsel anlamda geride. Neredeyse tüm insanların farklı ölçülerde yapabildiği bir şeyi doğru düşünüp oynarsan senin daha iyi kıvırman gerekir. Ki öyle oldu. 

Çoğu alanda kendi potansiyelimi (populasyon geneli baz alındığında) hep A bandında değerlendirdim (toplum ort. C). Bu potansiyelle ve self-beklentiyle yarışmak benim çoğu zaman çuvallamama; çoğu zaman da yarışa bile katılmama neden oldu. Hep daha iyi olabileceğim, daha iyi kağıtlarla bazen en iyisi olabileceğimi düşündükçe elime gelen kartları sahiplenerek oynamak gelmedi içimden. 

Bugün geldiğim noktada somut biçimde A olamayacağım ilk defa bu kadar net kartlarla önümde serildi. A öyle bir şeydir ki; en ufak bir somut hasar sizi A'dan uzak tutar. Hayatta diplomalar, kariyer, hayatınızdaki insanlar, vücuduna bakmanız vs vs. hepsinin belli oranda tamiri ya da alternatifi olabilir. Ama atıyorum daha kusursuz gören bir göz her zaman (hem de düşündükçe hayatın hiç akla gelmeyen alanlarında dahi) daha kusurlusuna göre daha potansiyellidir. Yani, ben artık geçmişimle yarışamam. Benim düşünce sistemimde o oyunun galibi belli. 

O nedenle artık karşıma hayatı alacağım. Aklımda geçen şu: bu takıntının realitesini + bu takıntının bende yarattığı endişeyi benim eski halimden çıkardığımızda sonuç yine toplumun üzerinde kalabilir; diyelim ki B. Ve olası bir B; benim kendimle savaşan halimden daha umutlu bir potansiyel taşıyor. 

Çoğu insan için sanırım çaba tersi yönde. Yani yaşam kabulünde başkalarıyla kıyastan kendi içine dönmek daha ileri bir düşünsel seviye olarak kabul ediliyor. Ama dediğim gibi; ben zaten hayat boyu sadece kendimle bir öyküde ve yarıştaydım; ve işin aslı bugünden sonra olabileceğim en iyi halin daha iyisini o daha "kusursuz ve doğal halim" yapabilirdi.  O nedenle kendimle ve geçmişimle yarıştan çekiliyorum. 

Bundan sonra diğer insanlarla ortak dünyayı merkez alan uğraşlarda tüm hasarıma rağmen ortalamanın üzerinde biri olacağım varsayımını işleyip neler yapabildiğime bakacağım. Su aktıkça belki yeni kanallar ortaya çıkar. İçimdeki kibir ve kafamın içindeki eski sesler bazı zamanlarda tüm bu plana limon sıkacak biliyorum. Ama kazanamayacağın oyunu anlamak ve kazanabileceğin yeni oyunlar yaratmak; bence insanın şu hayatı yaşanabilir kılmaya çalışan varoluşuna karşı sorumluluğudur.

Sori çocukluğum, gençliğim, üzerine titrediğim ve hala şunu yazarken benim evimde benimle oturan egom.... bu oynadığımız düzende ve kabulde, benim için zaferin imkansızlığını acıyla görüyorum. Artık ayrılalım. Acısa da.. zaman alacak olsa da..ayrılalım. 

Şimdi fazla para, güç kazanmanın yolunu mu arıyoruz; B takımla şampiyonluklar mı kovalıyoruz... artık neyse. Yeni oyun.. yeni defter. 



İthaka

Bahçeye diktiğim Pavlonya ağacı sulamadığım için solmuş. Biraz önce gördüm. Bu duruma dair en ufak bir duygum yok. 

Son zamanlarda satrançvari bir oyuna benzedi benim için yaşamak. Tam satranç değil çünkü dene/yanıl yöntemine de nispeten açık bir oyun bu. 

Spora gidiyorum. İnsanlarla tanışıyorum. Bir ofise gidip bir ihtimal dokuyorum. Bahçeye bakmak için kendimi ittiriyorum. Beni bir tutam olsun ilgilendirebilecek; ya da ileride bir amaç/meşgale verebilecek bütün numalara biraz bahis koyuyorum masadaki. 

Bitmek bilmeyen bir boks maçı gibi; çokça kendime karşı. 

Sabah uyanıyorum. Aynaya pek bakmak istemiyorum çünkü sağ kaşın o gün daha düşük olduğunu görürsem takıntı bataklığına giderim. Yine de bazen bakıyorum. Bazen daha az düşüyorum bazen daha çok. Kendimi dışarı atıyorum. Ülke gündemi, özellikle futbol goygoyu bazen işe yarıyor. Aslında hiçbirini diğer insanlar kadar önemsemiyor olsam da; bazen kendimi kaptırabiliyor olmam nedenli bu ülkenin trajikomik yoğun gündemi bazen kendimi şanslı hissettiriyor. 

Bir sonraki günün büyük bir başlangıç olmayacağını içten içe kabullendim aslında. Elimde aksini iddia edecek romantizme karşı biriken çok fazla data var. Önümdeki günlerin hepsini kazanamayacağımı, bazen berabere kalıp bazen de tekrar ağır yenilgiler alacağımı biliyorum. Yataktan kalkıp; kendini tokatlayıp insanlara nötr bir ruh haliyle karışabilmeye beraberlik hatta 1-0 galibiyet diyorum bu oyunda. 

Eski pişmanlıklarımın etkisi tarihin en düşük seviyesinde. Zamanın etkisi yerine şöyle demeli belki de: O kadar farklılaşıyor ki insan; o kadar ayrılıyor hikayeler; o kadar yabancı kalıyor ki şimdiye karşı anılar; hiçbir şey ifade etmemenin biraz üzerinde bir seviyede, garip bir kulübede yaşayıp gidiyorlar. 

Yeni bir ev lazım. Benim çok uzun süredir evim kendi yalnızlığımdı. Herkesin aslında öyledir ama bizim evin bağı bir tık daha fazla işlenmişti denebilir. Gittiğim otuz küsür ülkenin çoğunu tek başıma gezdim. Bütün gün şehri yürüyüp hostellerde bir daha rastlaşmayacağım insanlarla çevirdiğimiz sohbetler dışında sadece kendi dünyamda yaşadım. Ve alışmak mıdır başka bir şey mi; bazen zor olsa da diğer opsiyonlara kıyasla sevdim de bu yalnızlığı. 

Geçenlerde yeni tanıştığım bir insana narsist biri olduğumu düşündüğümü söyledim. Olanaksız; gözlemlediğim kadarıyla sen öteki insanı da denkleme alıyorsun; narsist olamazsın dedi. Anlaşamadık. Kendini fazla beğenmek narsizim tanısına yeter mi? 

Neyse, onu dinlerken yine aklıma aynaya bakan halim düştü. Astigmat nedenli o eskiden hatırladığım perfekt simetri olmadığı vs. Bütün narcissusluk tek bir nüans ile kırılan bir sürahiden akan su gibi dağıldı anın orta yerinde.

Yeni bir ev dediğim yeni kanallar, yeni sokaklar; kendim dışında. 

Hiçkimse ötekini tam olarak anlayamaz; o nedenle nafile bir çabayla yazıyor olsam da yazmak istiyorum. İşte o sadece benim belirgin biçimde farkında olduğum nüans; görüntüdeki hafif dağınıklık vs benim o çocuksu denebilecek aşırı uçlarımı törpülüyor. 

Ben kendimi tanrı gibi hissediyordum; bazı anlar özelinde. İyi olduğumu düşündüğüm şeylerde en iyi, en özel olmayı sağlayacak materyalin kendimde olduğu inancı beni rahatlatırdı. Yalnızlığı ölçüsünce farkındalığı ve entelektüelliği biraz ortalamanın üzerinde olan ama en derininde tamamen gazla çalışan bir makineydim ben. 

O ilkel halimi o kadar iyi tanıyordum ki; anın x noktasında nerede olduğum hiçbir önem taşımazdı. Çünkü çıkacak her rüzgara atlayıp gidebilecek gibi hissediyordum kendimi. Şimdi ise; artık perfekt değilim. Doğal da hissetmiyorum. Beni yaralayan şeyleri de doğal, estetik ya da adil bulmuyorum. 

Bir gladyatör ya da savaşçı yaralanabilir. Bir insan hastalıkla, yalnızlıkla, ya da kendi varoluşuyla savaşlara tutuşabilir. Bunlar bence daha insana yakışan şeyler. Pek de gereği olmayan bir göz operasyonunda asistan kızın vakum aletini iki kere de takabilirken "non perfect" ayarlamasıyla gözde kalan mild astigmat nedenli kırılıp dökülmek ise... çok dandik. Yeni dünyanın ılıkgötlü problemlerine benziyor. Konuşası bile gelmiyor insanın. 

Bir şekilde bu hayatta çocuğum falan olursa farkındalıklarının esiri olmaması için çaba göstereceğim. Bilgi, romantizmi çok kırıyor. Oysa insana anın doğasına karışmak daha çok yakışıyor. Ben artık insanları konuşurken sol çaprazıma alıyorum. Manzara izleyeceksem de öyle. Çünkü o astigmatı o eliyor. Şunu yazarken bile farkettim ki laptobu o açıya uygun çaprazlama yerleştirmişim. Ve keşke şu an bunu fark etmeseydim; insan bilincinde olmadan da gerekli hamleleri yapıyor zaten. 

Ama yakından yapılan yüz yüze konuşmalar konusu biraz ayrık. İlgim dağılıyor; karşı tarafın yüzüne bakmamayı seçiyorum. Farkındalık geldikten sonra manuel ayarla bir açıyla dinlemeye başladım fakat bu sefer de işlemcide bir test, bir de dinlenilen konu olmak üzere iki işlem aynı anda ilerliyor ve zorlandığım bir multitasking bu. 

****

Oynadığım tüm oyunların iyi kötü bir anahtarı vardı. Olay sadece anlayıp çözmek işiydi. 

İşte bu son oyunda asıl anahtar problem ettiğin duruma karşı bir şeyler yapmak gibi geliyor; ama öyle bir opsiyon şimdilik yok; ileride meçhul. 

Bazen anahtarı verilmemiş bir oyundaymışım hissi iyice belirginleşiyor. 

Odadan çıkmadan bir mutluluk bir kazanma hissi yaratmam bekleniyor gibi hissediyorum. 

Neden? Neden ben? 

Bir arkadaşım önceki kırılmışlıkların gibi bundan da kitap çıkamaz mı diye sormuştu. 

Ki düşündüm; başka bir kitap daha yazmayı. 

Ama bir sonraki kitabın nasıl olacağını görebildiğim için vazgeçtim. 

Her chapter sonu karakter ya sonsuzmuş gibi duran bir çığlık başlatır; ya hikayedeki tüm camlar iner; ya da tüm karakterler bir anda ölür. 

Çünkü içimdeki tüm dallar bir süredir ve belki artık öyle. Aklı selim bir delilik hali gibi; her şeyin farkında olan biçimde; herhangi bir cümlenin sonunda her şeye isyan eden; her şeyi sonlandırmak isteyen bir sonsuz çığlık. O ana kadarki tüm cümlelerden daha çok şeyin ve daha çok gerçek hissin saklı olduğu bir çığlık.

E bu istikrarsızlıktan da yeni bir kitap çıkmaz.

****

Neyse, maskemi takıp geleceğe dair paragrafımı yazıyor ve kapatıyorum. 

Para, sağlık ve beni şaşırtabilecek insanlar ya da kanallar.

Bunların izinde; zaten başka gidebilecek bir yol olmadığını da düşünerek devam. 

Yalnızlığımın yerine koyacak yeni şeyler lazım özetle. 

Yalnızlıktan sıkıldığımdan değil de o halimi artık ne aynada görmek istiyorum ne de o ve farkındalıklarıyla birlikte yemeğe çıkmak. 

Sakat nüfusu elemek isteyen hitler misali; bu yeni durumlar ışığında mutluluk potansiyeli düşük halimden ayrılmak istiyorum. Bu karakter ve egonun bu kez kendi içinde dönüşüp bir cevap bulma olasılığı bence yok. O nedenle cevap için ondan yana bakmak doğru gelmiyor. 

****

Eee yazı bitti. Şimdi ne olacak? 


 








Ev

Günbatımına doğru Ulukent istasyonu önünde bekliyorken şairin deyimiyle içimdeki bozgun büyüktü. Öyle öngörülemeyen ya da yabancı bir bozgun da değildi bu. 1 yıla yaklaşan bir iç savaşın kaybedeceğimi anladığım başka bir saatiydi sadece. 

Buraya yurtsuzluk hissi üzerine zamanında yazılar yazmıştım. O günlerden beni çıkaran temel şey, kendi içimde bulduğum iç huzur da denebilecek ev hissiydi. Bir yurdum yok gibi hissediyordum; fakat kendi yalnızlığım bana bir ev misali var olmalık bir oda vermişti. Son 1 yıldır kendi içimdeki o barışı da yitirdiğimden hayatımın en zor dönemini yaşıyorum. 

Burada kartları artık normalin de üzerinde açık oynamak istiyorum. Çünkü gerçek hayatta karakterime ters biçimde sürekli kapalı oynamak beni çok zorluyor. Hayatımda ilk defa kimseye pek bir şey ifade etmeyecek; ufak bir gruba etse dahi olayda bir etkileri olamayacağından bahsetmenin pek de bir anlamı olmayan bir durumla karşı karşıyayım. Kendimi sürekli o sıkıcı problemden bahsetmemek için baskılıyorum. Ama aynı tadım yok; çünkü aklım orada oluyor. Rüyalarımda o konuyla uğraşıyorum. Kendime uyguladığım bu sansür/baskı iyi sonuç vermiyor. Ama alternatifi de cevap değil. 

Kitabın geçenlerde üzerinden son bir kez geçtim. Çok kısa periyotlar özelinde kendimi o kitabı artık bastırmak konusunda heveslendirdim. Ama o da her şey gibi bu takıntının yanında geçici ve küçük kalıyor bende; geri kalan her şey gibi. 

Bütün masalarda, sohbetlerde, hayallerde herkesten çok uzak hissediyorum. Hayatım boyunca aileyi üzmemek nedenli asla yapmam dediğim depresif düşünceyi dahi bu sürecin bir noktasında anneme açmak zorunda kaldım. Onun hakkım olmayan bir opsiyon olduğuna tekrar kanaat getirdim ama döndüğüm savaşta da kazanamıyorum. İçimden çokça keşke tüm dünyayı saran bir armageddon yaşasak da benim oyunu kimseye üzüntü vermeden bırakabilmemin yolu açılsa diye geçiriyorum. 

Aklım başımda, depresif dediğim şeyler bir opsiyon değil...ama ama... gerçekten böylesi çok zor.

Kendimi ittire ittire karşı hamleler yapmaya çalışıyorum. Bir ofise gidip gelmeye başladım. Meşguliyet, sosyallik, belki ilerde maddiyat. Spora kaydoldum. O da kesin ihtiyaç olan bir basamak. Ama bu hamlelerin tamamı duygusuz ve umutsuzca atılmış mantık adımları. Sorunu tam address etmiyorlar; hiçbir şey etmiyor. Ama sorunu sorun hale getirmemde belki katkı verebilirler. Üstelik bu hamleleri yapmazsam senaryonun daha iyi gitmeyeceği kesin. O belkiyi diri tutmak için bu çaba. 

Cevap bende yok. Bu kez cevap bende yok. Kendime sürekli bunu söylüyorum. İçimdeki odanın tamamını net biçimde görüp anladığımı düşünüyorum ama odada bir kapı yok. Bu kez her şeye yeniden başlarım ı o beyaz sayfa düşüncesiyle paket halinde (öncekinde olduğu gibi) kendime sunmak opsiyon değil; kendimi alıp yollara vurmak işe yaramıyor; yalnızlığımla aramdaki o tanıma, anlama durumu bana bir cevap, bir kapı üretmiyor 

Takıntının dalları azalmıyor; artıyor. Geceleri takıntıma daha iyi geliyor; daha huzurluyum diyordum. Artık geceleri de savaş var. Sokak lambalarından astigmat kaynaklı o çizgi ışık yansıyor. Tamamına yakınının sağ gözden kaynaklandığını deneyip bininci kez görüyorum. Aklım geçmişte tekrar turuna çıkıyor. Operasyonda o asistan kızın sabitleştirici vakum aletini sağ göze ilk seferde düzgün takamayıp ikincide takması vb. bir çok şey. Anlatmayacağım uzun uzun. En başından beri endişelerimin aslında mantığa da uyan biçimde, parça parça realize olduğunu görmem; düşüncelerim arasındaki en toksik hücrelerden...

Biraz somut kayıp yaşamışçasına bir hüzün, biraz ümitsizlik, çokça kaygı...ve tabi ki mahkemeler. Ama onların bile duygusu farklı. Bu kez en derinimde hissettiğim bir adaletsizlik ve çaresizlik hissi var. Ve hüznüm o kadar baskın olabiliyor ki; ne kimseyi yargılıyorum ne de yargılamaların bir değeri ya da anlamı var.  

Yazmak istediğim hem çok şey var; hem de hepsi boş. Gerçek somut; her seferinde düştüğüm o hayal kırıklığı bile neredeyse somut diyebileceğim kadar şekilli, tarifli. Olası çözümler de haliyle somut ama bu düşünce ve kabul halimle hiçbiri cevap değil. 

Bu son yıldaki halim hiçbir şeye çözüm değil. Masada hüzünlü, hatta suskun ve enerjisini kaybetmiş o insan ben değilim. Ben hayatım boyunca sabahları umutlu kalkanlardan oldum. Hiçbir kötü nottan sonra hocayı suçlamadım; eski ilişkilerimden insanlara suçları yüklemedim. Ben hep anlamayı, istemeden de olsa farkında olmayı ve hayatı doğal haliyle kabullenebilmeyi arzuladım. 

Şu an ise arzum o takıntı dediğimiz farkındalıkları unutabilmek; bildiğim bütün bilgileri; kendimi anladığım tüm testleri, düşünceleri unutmak istiyorum. Şaşırmak istiyorum. Bende olmayan bir cevap. Sadece somut şeylerle tanımladığım hayat; herhangi bir şaşırma potansiyeli ile ters orantılı. 

Bir cevap lazım. Akşam o ufak astigmattan yansıyan çizgiyi gördüğümde dönüp baktığımda hayatı, takıntılar dahil küçük gösterecek bir insan mı? Manevi ya da anlamsal bir yön de taşımalı; sadece görsel olan ateşe karşı çimen pokemonu gibi dezavantajlı bu takıntı tipi için. Ya da başka bir şey. 

Oyunu sürdürüp daha iyisi için akıllıca duran hamleleri yapmaya devam edeceğim. Tüm bu halime karşın elimde işe yarar tek rota o. Ama içimi de dökmek istedim. Çünkü bu içimdeki kirli su... bazen insan sadece yazmak istiyor. 








 








Dodokerim

Bugün bu yazıyı yazdıktan sonra yukarı katta küveti suyla doldurup biraz su altında kendimden öte sessizliği anımsayacağım. Sonra tekrar aşağı inip Finlandiya'yı son bir kez okuyup düzenleyeceğim. Bugün içinde Finlandiya son halini almış olacak. Telefon sessizde olursa bilin ki işim gücüm odur.

Bugün sahile giderken gözlükleri de yanıma almıştım ama yürümeden döndüm. Oysa bu yazma işi benim için her daim bir rutin şeklinde olmuştur. Sabah yürüyüş yapmadan tek bir sayfa yazmadım; tek bir bölüm hariç. O bölümde de sabah ilk uyandığımda aklımın daha net işlemesinden yararlanmak istemiştim. Gözlükleri falan da takmıştım. O bölüm, akıl yürütme ve bütünlük açısından kitabın en sağlam bölümü oldu.

Ne kadar inanmak istesem de ne duygulara, ne ruha, ne herhangi bir tanrıya, enerjiye şuna buna inanmıyorum. Hayatımda çok kez psikoloğa da psikiyatra da gittim. İnsanın kendini tanıması adına faydaları var; fakat bazı tespitlerde eksikler olduğunu düşünüyorum.

İnsanı farklı kılan somut nüanslarıdır. Benim görsel algımın bendeki yansımalarına dair tespitlerim aslında yaklaşık 2 sene önce Finlandiya'yı yazarken başlamıştı. O kitabı ben kayda değer seviyede bir ilgi dağınıklığı halinde yazdım.

Konsantrasyon problemleri, okulda ilgim dağılıyor, artık kitap okuyamıyorum, çeşitli tembellikler, görsel manzaralardan tam keyif almama, gündüzü ya da geceyi daha çok sevme, siyah beyazı daha çok sevmek...bunların hepsinin ya da çoğunun diyelim görsel kabiliyetlerimizle çok yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Bir psikiyatra gittiğinizde size, sizin orta ve uzun vadede daha iyi hissetmenizi sağlayacak ilaçlar yazıyor. Çözülemeyecek eksiklikler için bu yöntemin en makul, kısmi çare olabileceğini de anlıyorum. Fakat (insanların geneli için konuşursak) problemler bence daha somut şeylerden kaynaklanıyor. Küçük yaşta ilgi dağınıklığı ilacı dayanan çocukkların hatırı sayılır bir kısmının daha sık göz muayenesine gidip astigmat vb. konuları irdelemeleri bence daha doğru. Ya da obez insanlarda yeme düzeni ve tansiyon değerleri, ya da ergenlerde mastürbasyon vb bağımlılık olup olmadığı. Ama öyle olmuyor. Ritalin, concerta vb ilaçlar çocuklarda; muhtelif anksiyete ilaçları ise yetişkenlerde su gibi gidiyor.

Detaylar önemlidir; belirleyicidir. Maalesef. Hayata bir büyüteç tutup baktığınızda ne kadar çok şeyin bağlantılı, okunabilir olduğu şaşırtıcı ve aslında işin heyecanından çalan bir durum oluşturuyor.

Ben 9.sınıf itibariyle lense geçtim. İlgi dağınıklığı, kitap artık okuyamıyorum vb. şikayetler de o zamanla start aldı aslında. Tek açıklama değildir fakat etken olduğunu kesinlikle düşünüyorum. Başka faktörler varsa da bu faktörle dolaylı bağlantılar (neden sonuç ve tekrar neden ve tekrar sonuç zinciri) içinde olduklarına inanıyorum.

****

Bugün çeneyi sağ ve hafif öne kaydıracak şekilde bir yüz pozisyonu yakalarsam görüntümün çok daha doğru olduğunu farkediyorum. Arabada kendimi daha keyifli hissediyordum; şimdi onun nedeninin de gayri ihtiyarı alnımı tavan köşesine dayayarak o açıyı yakalamamla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Sol çaprazımda oturan birinin tüm vucüdunu daha doğru yerleştirmiş halde algılarken sağ çapraza dönüp baktığımda focus noktası harici kısımların yerleri açı bazında zorla oturtululmuş ve daha dağınık duruyor. Düz bakış da sol çapraza göre daha dağınık (yüzün sağ tarafı ve çeneyle ayar çekmediğim sürece).

İzmir'de birçok akraba var. Hepsine sık sık sırayla uğrarım. Onların ev düzeni, ne kadar ışıkta veya karanlıkta oturmayı tercih ettikleri, onlara gittiğimde oturduğum yere göre hangi açıyla konuşmayı sürdürdüğüm vs. bunların hepsinin o evlerin bana hissetirdiğini etkilediğini ve uzun vadede ziyaret sıklığımı dair etkileyebildiğini fark ettim.

İşin dandik kısımlarından biri bu açının benim hayat boyu alıştığım açından biraz farklı olması. Daha az olmakla birlikte her daim başı belli oranda eğerdim sanırım ama çeneyi ileri değil daha geriye çekerdim.

Olay büyük ihtimalle astigmat; ve onla da bağlantılı olduğunu düşündüğüm operasyon sonrası belirginleşen sağ göz kapağı düşmesi ve yüz asimetrisi kaynaklı durumlar. .Çözüm kısmı biraz arızalı çünkü çektirdiğim kornea topografisinde ezelden beri olan astigmatlarımın aslında orada durduğunu fakat operasyonla onların farklı yonünde notrlemeler olduğunu görüyorum (axisleri 10 değil de 30 derece olan). Varolan tek bir astigmata doğru axisli gozlukle yanıt verebilirsiniz fakat bu eldeki yeni durum işi karıştırabilir. Üstelik 0.75in altına lens vermediklerinden ve benim sol 0.50 olduğundan lens opsiyonu da eskiden olduğunu gibi bence mevcut değil. Eldeki tek artı gibi görünen lenste var olduğunu düşündüğüm kuruma ve odaklanma sıkıntılarından bugünkü halde doğru açıyla baktığımda kaçınarak iş yapabildiğim.

Dünyayı arabayla ya da akşamüstünden itibaren görmem gerekecek. Bir kızın yüzüne baktığımda beyin beden ve bacakları idealin altında bir şekilde algılayacak. Sinemaya gittiğimde kızı sol tarafa mı oturtmalı şimdi; ya seks esnasında doğru yüz açısı mı kovalayacağım (üstelik alışmadığım bir açı)...of ki of. Sitcom mu çekiyoruz belli değil. Yastık açı sorununu daha doğal halledecek diye girl on topçı gruba daha mı sıcak bakacağım şimdi? E diğerleri? Olayın ortasında hüzün basarsa bunu düşünüp..psikologda oturan armutspor görüntüyü buradan görebiliyorum

Ciddiyetten kaydım gibi duruyor ama bunlar akılda cirit atıyor sürekli. Yürüyüş üzerinden vermeyeceksek kiloyu o zaman yüzme rotasını da belirledik. Kendimi içeri girip şut atacak Stoch yerine içeriyi kapadılar  kanattan atak yapalım diye Uğur Boral'ı alan T.D gibi hissediyorum.

Tüm bu rezillik lensleri 2.5 gün yerine 1 hafta önceden çıkarmış olsam var olur muydu? Tüm sitelerde haftalar öncesinden bahsederken doktorun asistanı bana 3 gün demişti; sitesinde de 2-7 gün yazıyor. Üstelik bunlar yumuşak olsa da torik lensti ve sorun da astigmatta yaşandı.

Doktorun asistanı 1 gün bile olsa sorun olmaz demişti. Doktor da 3 günü sormuştu yapmadan ve ben 2.5 gün demiştim diye hatırlıyorum. Ama internette benim doktor özelinde astigmat odaklı başka sıkıntılar da okudum. İki gözde de zaten 1.75 astigmatı olan birinde bu kadar astigmat kalması çok çok precise bir durum olmadığını kanıtlıyor.

İşin trajikomik ve aslında bana daha iyi gelen çünkü belli ölçüde hesabı bana yazan kısmı (kendi hatamın var olması iç mahkememde daha kolay kabul olabiliyor); eğer ki bu op benim fikrim olsaydı ve ne olup bittiğinin farkında olsaydım; benim o makaleleri daha önce okuyup kendi insiyatifimle lensleri çok çok daha önceden çıkaracağım düşüncesi. Evet hem doktora, hem bende olmayan fikri birkaç deneme sonunda bana yamayan anneme belli oranda ihale çıkarıyorum ama gerçek ve bilinçli halim o dönemde ortalıkta olsaymış doktor dahil hiçkimsenin tavsiyesine tamamen bel bağlamazmış; kendi ikna olduğu ve riski minimum a indiren şartları yaratırmış olaya girişmeden.

Bugüne kadar aklımda vardığım tüm sonuçlara bugün daha bağlıyım. Daha net geliyor her şey. Bu korkutucu da bir yan taşıyor. Netlik ve bilgi; hayalgücünü, zarlar ters geldiğinde umudu da hançerleyen durumlar/olgular.

Ama yapacağız bir şeyler. Önce su altında sessizlik sonra Finlandiya. Sonrası dodokerim.